Doğu Roma-Bizans Yönetiminde Amasra

Amasra Tarihi

amasra_genel

Kasabanın yaşadığı bu en uzun devir için, Kilise tarihini ilgilendiren bazı isimler ve olaylar dışında doyurucu bilgiler yoktur.

Şu biliniyor ki, 395′teki Batı-Doğu ayrılışı gerçekleştiğinde Amastris Doğu Roma İmparatorluğu’nun sınırlarında kaldı ve artık bir eyalet merkezi de değildi.

Paflagonya’nın kıyıdaki önemli iskelesi, aynı zamanda da bir Piskoposluktu. Bu son konumu, önceki siyasi ve askeri merkezlik niteliğine oranla belki daha önemliydi ama, gelişme sağlamaktan uzaktı. Kuvvetli bir ihtimalle M.S. 190′da Amastris’de (Kaynaklar, “Pontus’da bir şehirde” diyor.) toplanan ve Paskalya Yortusu’nun kutlanışını düzenlemeye çalışan ilk konsilde, Amastris Piskoposu Palmas, başkandı. Yine 325′te İznik’te toplanan asıl büyük konsilde de Amastris’i temsil eden Efpsihios, piskoposlar arasında saygın bir mevkideydi. Notitiae episkopatum denen ve Hıristiyan din adamlarının adlarını içeren listeler, bu saygınlığın yüzyıllarca sürdüğünü kanıtlamaktadır. 4.yy’ın sonlarına doğru yaşadığı sanılan İraklidis’den bir süre sonra, aradaki piskoposların adları bilinmemekle birlikte 451 yılında Kadıköy’de toplanan Ekumenik Sinod’da Amastris Piskoposu Temistos’u, yardımcısı Philotimos temsil etmiştir. Daha dikkat çekici bir başka bilgiye göre, 458 yılında Amastris Piskoposu Saturlellos, Doğu Roma İmparatoru Leon l’e (457-474) “Paflagonya Piskoposluğu” adına bir muhtıra göndererek dini ilgilendiren birçok konuda yeni imparatoru uyarmak istemişti. Bu husus; her ne kadar eyalet merkezi değilse de Amastris’in dinsel örgüt içinde bağımsız bulunduğunu ve henüz Gangra (Çankırı)Metropolitliğine bağlanmadığını akla getirmektedir.

M.S. 6.yy başlarına kadar Amasra’nın, Doğu Roma yönetimi içinde, Oriens (Doğu) Praefecturyasının (Ülkesinin), Pontus Dioecesisi’nin (Bölgesinin) Paphlagonia Provinciasının (eyaletinin) “kıyı şehri” olduğu ve daha ziyade “Amastedos” imlasıyla tanındığı görülmektedir. Siyasi ve ticari üstünlüğünü yitirmiş; buna karşılık çok sayıda rahip ve keşişin yerleştiği uhrevi bir yer manzarasındadır. Buradaki Piskoposluk, bağımsızlığını kaybederek Gangra Metropolisine bağlanmıştır. 536′daki bu durum, 8. yy’a kadar değişmemiş gözükmektedir. 536′da İstanbul’da yapılan Kilise Sinodu’nda, Amasra kilisesini Asterios temsil ettikten sonra, uzun bir zaman, dinsel toplantılarda Amasra Piskoposlarının yer almaması veya toplantıya katılsalar bile, listelerde adlarına rastlanmaması dikkat çekicidir. Ancak 680′deki VI. Ekumenik Sinod’da, Amasra Piskoposu Kometas’ın yardımcısı (Diakos) İrinarhos’un, 691′de toplanan İn Trullo Konsilinde de Zoilos’un temsilcisi (Diakos) Georgios’un bulundukları tespit edilebilmektedir. 695′teki İstanbul ihtilalinde tahtından indirilen ve burnu kesildikten sonra Kerson’a sürgüne gönderilen imparator Justinianos II (685-695) Tarihçi Teofanis’in açıklamalarına göre gemisi fırtınaya yakalanarak Amasra limanına sığınmış; buradaki bekleme sırasında Amasra Adası’ndaki (Büyükada) Manastırda yaşayan Rahip Kyros, eski İmparatoru takdis ederek ona tesellide bulunmuştur. Hatta, Justinianos’a, fazla üzülmemesini tavsiye eden rahip, kısa bir süre sonra tahtını yeniden elde edeceğini de müjdelemiştir. Kimi kaynaklarda adı Kiriakos olarak geçen Amasralı keşişin kehaneti, garip bir rastlantı sonucu gerçekleşmiş; on yıl boyunca çileli bir sürgün hayatı geçiren Justinianos II, 705′te, bir başka ihtilal sonucu İstanbul’a davet edilerek ikinci kez İmparator olmuştur, önceki olaylarda aleyhine çalışması sebebiyle Patrik Kallinikos’u uzaklaştıran İmparator, bu en büyük Ortodoks makamına, Amasra manastırındaki rahip Kyros’u yerleştirmiştir. 706′dan, Justinianos’un bir başka ayaklanma ile hem tahtını hem hayatını kaybettiği 711 yılına kadar Patrikliğini sürdüren Kyros, o yıl bu görevden ayrılarak ünlü Hora kilisesine veya Amasra’daki eski manastırına çekilmiş; ölümüne dek sesiz yaşamıştır. Ortodoks Ruhani Meclisi tarafından “aziz” ilan edilen Kyros için her yılın 8 Ocak günü ayin düzenlenmesi ve “Aziz Peder, İstanbul Patriği Kyros’un dualarla anılması” Hora ve Ayasofya Kiliselerinde gelenekleşmiştir. Bazı kaynaklarda cahil bir keşiş sayılmasına karşılık ; gerek aziz ilan edilmesi, gerekse ruhani meclislerde önemli dini meseleleri tartışmaya açmak cesaretini göstermesi, onun oldukça ehliyetli bir din adamı olduğunu düşündürür. Bunun gibi, 8.yy’a girerken Amasra’da, içinde yetkin keşişlerin barındığı bir ada manastırının mevcudiyeti de önemli ve düşündürücüdür. Bazı kaynaklar ise Patriklikten ayrıldıktan sonra Kyros’un, “Karadeniz’deki, dini otoritesi ve ağırlığı olan manastıra” döndüğünü kaydeder. Kuşkusuz bu manastır, Amasra’nın Büyükada’sındaki küçük kilise-manastırdı.

8.yy Bizans için siyasi ve askeri açıdan önemli bir dönemeçtir. Giderek yayılan ve büyük güç oluşturan Müslümanlığa ve Karadeniz üzerinden saldırılarını sıklaştıran Hazarlar’a karşı savunma, artık ön plandadır. Bu nedenle, imparatorların bölgelere ve kentlere bakışları değişmeye başlamıştır. Öncelikle kıyıların savunmaya alınması; İstanbul’un ihtiyaçlarının deniz yolundan tedariki; Müslümanlığın Bizans ülkelerinde yayılmasının, dini örgüte ağırlık verilerek engellenmesi… Bu açılardan bakıldığında Amasra’nın bu dönemdeki değeri tartışmasızdır. Doğu Karadeniz’ deki büyük Trabzon liman-şehrine ulaşan denizyolunda burası bir uğraktır. Kıyılara doğru hızla yayılan İslam güçlerine karşı ise doğal savunma elverişliliği, ikmal ve ulaşım kolaylıkları söz konusudur. Bu açıdan eşsiz bir deniz üssü niteliğindedir. Üçüncü avantajı ise bir tesadüfün eseridir ve gelmiş geçmiş Amasra piskoposlarının en nüfuzlusu bu yüzyılın sonlarına doğru yaşamıştır. Bu zat; 787′deki İkinci İznik Konsili’nde Amasra’yı temsil eden ve İkonlar aleyhine girişilen mücadelede yer alan Grigories’in halefi Georgios’tur. Hıristiyanlık döneminde kasabanın koruyucu azizi kabul edilen Aya Yorgi ile aynı adı taşıyan Georgios (Yorgi) 790’lı yıllarda Amasra Piskoposu iken, ikonoklast (ikon kıran) İmparatorlardan VI. Konstantin (780-797) ve İmparatoriçe İrini (797-802) ile aynı din görüşünü taşımaktaydı. Uzun yıllar Amasra’daki Agrioserica

Amasra Kalesi Önü
Amasra Kalesinin 19.01.1931 tarihinde çekilen bir fotoğrafı. Hisat-Peçe denen ön kale üzerinden alınmıştır.

Zindan Mahallesi Amasra
Kuzeybatıdan Küçük Liman – Zindan Mahallesi (Çangır Eruzun-1985)

Muhtemelen Amasra’nın batısındaki Büyük Tepe dağında bir mağarada münzevi yaşayan, din alanındaki bilgisi, kehanetleri ile çevrede saygınlık kazanan, hatta müsbet ilimlerde de kendisini yetiştiren Georgios; yıllarca sürdürdüğü çile hayatından sonra, kapandığı mağaradan ayrılarak Patrik Taraisos’a gitmiş ve takdis edilerek önce Patriyark, bir süre sonra da Amasra Piskoposu olmuştu. Mağarada yaşadığı zaman zarfında insanlarla görüşmemesi, ihtiyaçlarını bir çoban aracılığı ile temin etmesi, bir kır kilisesinde uzun ibadetlerde bulunması ve Amasra’nın batısındaki Bonyssa (Yamaç) manastırında baş rahip sıfatıyla vaazlar vermesi; fakat en önemlisi, din konularındaki akılcı yaklaşımları ve kiliselerin ikonlarla (betimlemelerle) süslenmesine şiddetle karşı çıkması sayesinde yaygın bir üne kavuşmuştu. Halkın kendisine içtenlikle bağlanmasının bir nedeni de 798-799 yıllarında sıklaşan İslam-Arap akınlarına karşı, manevi gücünün kenti koruyacağına inanılmasıydı. Halife Harun’er Reşid’in Anadolu’daki akıncı kollarından teki Abdülmelik adlı bir komutanın buyruğu altında Kapadokya ve Galatia’yı istila ettikten sonra, aşılmaz sanılan dağ sıralarını geçerek bugünkü Safranbolu, Eflani, Ulus ve Bartın yörelerini alarak Amasra’ya kadar indi. Yeterli bir garnizon bulunmamasına rağmen, Georgios’un önderliğindeki savunma; surların sağlamlığı ve doğal elverişlilik sayesinde başarılı oldu. Abdülmelik, Amasra Kalesi önündeki başarısızlığını, ileride daha kapsamlı bir kuşatma ile telafi etmek umudunu besleyerek çekilirken Georgios da bu olaydan başka türlü yararlandı. Öteden beri geçinemediği ve despotik tutumundan yakındığı Gangra Metropolitinden, bu sırada şikayetçi oldu. Amasra’nın, Arap akınları karşısındaki başarılı savunması, Georgios’un ikonoklast oluşu ve kişisel itibarı bir araya gelince 800 yılında Amasra Başpiskoposluk aşamasına yükseltildi. İkinci önemli gelişme ise kentin Metropolis aşamasına koşut biçimde burasının aynı zamanda bir “askeri bölge merkezi” seçilmesidir. İmparator Nikephoros (802-811) döneminde Arap akınlarının sıklaşması karşısında, bir barış ortamı sağlama çabası sürdürülürken Georgios’un, Bizans Elçilik heyetinin üç delegesinden teki olduğu görülüyor. 806′da imzalanan bu Bizans-Abbasi Antlaşması’nda, Amasra Oikonomosu Georgios’un misyonu, Amasra’ya yönelik Arap akınlarına tanıklığı bakımından anlamlıdır. Kendisinin aynı yıl içinde de öldüğü sanılmaktadır.

Bizans dini ve askeri örgütleri arasındaki uyum, Georgios’tan sonra Amasra’da korundu. Daha Heraclius I (610-641) döneminde kabul edilen “thema” askeri yönetim sistemi, Amasra’nın yer aldığı Paflagonya-Honorias eyaleti için de geçerliydi ve bu eyalet içindeki iki Metropolisten teki Gangra diğeri Germanicopolis’ti. 800′de Amasra üçüncü sırayı aldı. Paflagonya Themalığı dahilindeki oniki şehir arasında ise ilk sırada bulunuyordu. Themayı yöneten Strategos (Askeri vali)’den sonra gelen sivil yöneticilerden bir Anthypatos veya Turmarkhos, Amasra’yı idare etmekteydi. Kentin bir anda eski değerini kazanarak Metropolis ve aynı zamanda sivil ve askeri bir merkez konumu elde etmesi, hızla gelişmesini de sağladı. Denizden ve karadan gelecek akınları göğüsleyecek yüksek surlar ve savunma kuleleri, din merkezlerinde yapılması kural olan ayinler için katedraller ve kiliseler, birkaç manastır inşa edildi. Eski Roma yol şebekesini buraya bağlayan ulaşım ağı onarıldı. Anadolu’nun kuzeybatı bölgesi, Bizans imparatorluğunun merkezine yakınlığı sebebiyle özel bir önem gösterirken, Herakleia, Villayos ve Amasra iskelelerinin değen daha da önde tutulmaktaydı. Sık sık tekrarlanan sefer ve savaşlarda Amasra gibi hem deniz hem kara bağlantısı bulunan noktalar, “Bölgesel toplama karargahları” işlevindeydiler. Bosfor’dan çıkan bir yol, Anadolu yakasından başlayarak kıyıya yakın bir istikamette Nicomedia-Herakleia-Villayos-Amasra ve Sinop’u bağlamakta bu kıyı yolunun Amasra yakınlarında güneye ayrılan tali uzantısı. Nicomedia-Gangra ana yoluna kavuşmaktaydı.

Amasra tarihinde üçüncü kez ciddi bir açılmaya ve refaha 800′lü yıllarda kavuştu. İki limanı, yoğun bir deniz trafiği ile canlanırken, iç pazarlardan taşınan emtia ve zahire de buradan yükleniyordu. Nüfus bir kez daha arttı ve gerilere doğru; eski Roma harabeleri üzerinde yeni mahalleler kuruldu. Birçok kilise, geniş bir mezarlık alanı, iskeleye doğru çarşı pazar ve kaleler… Bu nedenledir ki yüzyılın ortasına gelmeden, resmen değilse bile, Paflagonya’nın merkezi durumuna girdi Kalelere yerleştirilen çok sayıdaki asker, buraya ayrı bir görünüm daha kazandırıyordu. Kuşkusuz bu görünüm, yüzlerce rahibin ve değişik yörelerden gelen gemicilerin katılması ile renkleniyordu. Fakat, bu canlanma ve yapılaşma, yeni bir tahribi de kaçınılmaz kıldı: Yüzlerce yıldır yüzüstü bırakılan eski kalıntılar, kale duvarlarının, dini binaların, yolların, rıhtımların inşasında evlerin temellerinde kullanıldı. Romalılardan kalma kale genişletilerek tahkim edilirken veya birçok kesimde yeni surlar yapılırken güneydeki kalıntıların birçoğu birer taşocağı görevi yaptı. Mevcut kale duvarları üzerinde bugün fark edilen kabartmalı ve değişik tipte taşlar bunun açık delilleridir, Artan nüfus sebebiyle, sökülen harabelerin üzerinde ve çevresinde yüzlerce mesken kuruldu, ancak sökülmesi mümkün olmayan veya enkazı değerli görülmeyen bazı yapılar; Bazilika, kısmen de tiyatro ve akropol surları ile Roma Nekropol’ü, bu sökme yok etme kampanyasından kurtulabildi. Amastedos (Amastris) Metropolisi, dini ve askeri ağırlıkta bir kimlikle Roma uygarlığının izlerini örterken eski ticaret gelenekleri ve sanatlar da bir kez daha canlanma ortamı buldu. Gemi yapımcılığı, esir ticareti, şimşir ve kereste ihracı, balık salamuracılığı, depolama ve pazarlama bunlardandır. Kuşkusuz bütün bu refah, savunma açısından kentin çok ileri şartlara kavuşmasıyla yakından ilgiliydi. Konumu ve işlevi bakımından da Karadeniz kıyıları boyunca Trabzon ve Sinop tan sonra üçüncü sırayı almaktaydı. Amasra’nın 9.yy’daki bakımlılığını, zenginlik ve güzelliğini öven ve aslen Paflagonyalı olan yazar Niketas, (aynı yüzyılda yaşamıştır)” Burası Paflagonya’nın hatta belki de dünyanın göz bebeğidir.” yargısında bulunmuştur.

Kale duvarlarında çokça görülen Antik parçalara bir örnek. Girlandlarla bezeli bir Eros figürü ile le-joug

840 yılına doğru, Kraliçe Amastris’ten yaklaşık 1150 yıl sonra Amasra; bir başka İranlı’nın serüvenini yaşadı. Bu, İran’daki Hürremiye hareketinin öncüsü Babek’in (ölüm 838) komutanlarındandı. Babek güçleri Abbasi ordusunca dağıtıldıktan sonra çok sayıda askeri ile Bizans İmparatoru Theophilos’a (829-842) sığındı ve Hıristiyan oldu. Theophobos adıyla tanıdığımız eski Hürremiye komutanı ve yanındakiler birkaç yıl Bizans’ın hizmetinde kaldılar. Adı etrafında efsaneler oluşan Theophobos, İmparatorun dostluğunu kazanmasına rağmen, İstanbul’da isyan çıkartarak yönetimi ele almak istemiş; Bunu başaramayınca da deniz yolu ile kaçıp Amasra kalesine sığınmıştır. Onun, böyle bir eylemde bulunmadığı, iftiraya uğradığı da kimi kaynaklarca ileri sürülmüştür. Theophobos, kendi adamlarınca Amasra’da imparator ilan edilince, İmparator Theophilos bunu doğrudan doğruya bir başkaldırma sayarak Amiral Oorifa komutasında bir filoyu Amasra’ya göndermiştir. Denilebilir ki kent halkının İranlılara duyduğu eski sempatinin bir eseri olarak, gerek Strategos gerekse askerler ve ahali, Theophobos’u ve mülteci yandaşlarını teslim etmeyeceklerini, filoyu da limana sokmayacaklarını Amirale bildirmişlerdir. Bu durum karşısında Oorifa, Amasra kalelerini denizden kuşatmaya almış ve abluka aylarca sürmüştür. Theophobos, kendisi yüzünden kan döküldüğünü, şehir halkının sıkıntılara katlandığını görerek İmparatordan gelen af önerisini benimsemiş; Oorifa ile görüşerek İncil üzerine ve İmparator adına yapılan yemin karşısında hemen teslim olmuştur. Bu konudaki rivayetlerin çokluğundan İranlı komutanın akıbeti tam bilinememektedir, İstanbul’a götürülmüş, özgürlüğü verilecekken imparatorun emri ile tutuklanmış veya Amasra’dan Sinop kalesine konularak bir süre sonra öldürülmüş ya da İmparator Theophilos 842′de ölürken, Theophobos’un başını istemiştir.

Bu olayın düşündürdüğü gerçekler arasında; Amasra kalesinin kuşatma yoluyla alınamayacak kadar sağlam, halkın da uzun zaman abluka altında kalmaya dirençli oluşları, ayrıca kentte “Strategos” (eyalet valisi)’un bulunuşu hususu önemlidir.

865 yılındaki beklenmeyen bir Rus akını, öteki kıyı kent ve kasabaları gibi Amasra’nın da büyük ölçüde yakılıp yıkılması ile sonuçlanmış; benzeri görülmedik bir katliam yaşanmıştır. Henüz medeni sayılabilecek bir toplum seviyesine ulaşmamış bulunan Putperest Ruslar, Kiev’de kurmayı başardıkları haydut devletinin yıldırıcı gücünü; İskandinavyalı şefleri Rurih’in komutasında kanlı ve vahşi akınlarla sergilemekteydiler. Özellikle de zengin Bizans topraklarına saldırarak talanda bulunmakta, ele geçirdikleri yerlerde yüzlerce insanı boğazlayarak çılgınca eğlenceler düzenlemekteydiler. Karadeniz’de donattıkları 200 parçalı hafif donanmanın filoları ile Paflagonya ve Bitinya sahillerini vuran Ruslar, Amasra’yı, ateşli oklarla yangına verdikten, şehirdeki mahalleleri, kiliseleri tahrip ettikten sonra çekilmişler; fakat bu korkunç olay, kentin eski refahını ebediyen kaybetmesine neden olmuştur. Kaleler dışında yaşamanın, hem Marmaralı korsanların, hem Kievli Rusların baskınları sebebiyle artık mümkün olamayacağını gören şehir halkından bir bölümü, İstanbul’ a ve daha güvenlikli başka yerlere göçerken, kalanlar da kalelere sığınmak zorunda kalmışlardır. Bu olgunun birer izi olarak, İmparator Mikhael’in (842-867) dostu olan ve bu sayede “azizlik” payesi bile elde eden Amasralı rahip Sergios’u, İstanbul’da idam cezalarının infaz edildiği ünlü bir siyaset meydanına da Amastrianos denildiğini örnek göstermek mümkündür. Hatta bu meydanda, Paflagonyalı bir soylu ile Amasralı kölesinin heykellerinin yer aldığı da söylentilerdendir.

Bizans İmparatorluğu’nun son parlak dönemini yaşadığı Makedonya Hanedanı zamanında (867-1081) Doğu’ya yönelik seferler ve saldırılar yoğunlaşırken İstanbul’da da bilim ve sanat hareketleri arttı. Fakat bu yeni durumun, Amasra’yı doğrudan ilgilendiren bir yönü olmadı. Buna karşılık, azalan kent nüfusu, kalelere küçük şapeller ve kiliseler yaparak içe dönük ve mistik bir hayatı benimsemiş gözüküyor. Büyükada’daki manastır, Kuşna Kilisesi, Kale ve Boztepe’de bulunan 5-6 şapel ve kilise ile belirli zamanlarda ayinlere açılan düzlükteki katedral ve kiliseler ahalinin olanca dindarlığına rağmen, nüfus azlığından ötürü, bakımsız ve cemaatsiz durumdaydı. 869’da İstanbul’da Patrik İgnatos başkanlığındaki Sinod’a katılan Amasra Metropolidi Stefanos; bundan on yıl sonra Patrik Potios zamanındaki Sinod’da bulunan Metropolit Evdokimos, kentin gerileme sürecine henüz girdiği yılların isimleridir. Gerilemenin, telafisi imkansız ufalışa ve iktisadi çöküntüye sürüklendiği 10.-11. yüzyıllarda ise Amasra Metropolitlerinin itibarı da kalmamıştır. Nitekim 11 .yy’ın ortalarında Gangra Metropolidi olan Nikiforos, Amasra Metropolitliğinin boşaldığı bir sırada İmparatorun ve Patriğin onaylarını alarak bu ünvanı da üstlenmiştir. 1054′teki bu değişiklikten sonra, kısa bir süre ve Piskoposluk olarak Gangra’ya bağlanan Amasra kilisesinin, 11.yy’ın sonlarına doğru tekrar eski statüsüne kavuştuğu ve Constantin adlı metropolitin uzun zaman görevini Amasra’da sürdürdüğü tespit edilmektedir.

Sözü edilen ve aşağı yukarı 880-1080 arasında oldukça uzun bir kesit oluşturan karanlık dönem için, Amasra’da yaşanan olayları ve önemli kişileri tespit etmek mümkün değildir. Bizans’ta iktidara gelen Commenus Hanedanı (1057-1185) İmparatorlarının, kıyı şehirlerini birer garnizon durumuna sokmaları ve kalelerde savunma önlemleri almaları; kuşkusuz Anadolu’ya yönelen Türk akınları ile doğrudan ilgiliydi. İç Anadolu’nun er geç Türklere bırakılacağını gören Bizans yöneticileri, hiç değilse kıyılardaki egemenliklerini sürdürebilmek bakımından buna mecburdular. Amasra, Trabzon büyük garnizonuna kadar sıralanan Karadeniz savunma noktaları arasında stratejik konumda bulunuyordu. Fakat, kale dışında iskana halkın yanaşmaması nedeniyle Amasra; iki küçük hisar içerisinde yeterince askerle birlikte yerli halkı, ruhban sınıfını ve çoğu yabancı gemici-tüccarı barındırmak durumundaydı. Duks adı verilen ve terörle yönetip halktan sürekli haraç almayı öngören soylu Bizans valileri, her yerde olduğu gibi Amasra’da da olanca ezicilikleri ile iş başındaydı. Amasra Dukslarının limana giren gemileri silahlı adamlarına soydurmak gibi alışkanlıkları vardı. Bu yüzden, limana uğrayan gemi sayısı giderek azalmış; özellikle tüccar gemileri, buraya güvenli bir liman gözüyle değil; korsan yatağı olarak bakmaya başlamışlardı. 11 .yy’ın sonunda ortaya çıkan Haçlı seferleri olgusu, Bizans yönetiminin eyaletlerle olan bağını da yok denecek düzeye indirmiş; Amasra çevresinde ilk Türk istilaları da yine bu sırada söz konusu olmuştu. Kent, iki yüzyıl önceki övgüye değer tüm niteliklerini yitirmiş; tenha, yoksul ve korku uyandıran bir yer durumuna girmişti. Bugün ki Zonguldak ve Bartın İl topraklarını da içine alan geniş bir bölge, Bizans çetelerinin neden olduğu yılgınlıkla kısa zamanda Türklerin egemenliğine geçerken Amasra-iç bölge bağlantısında özel bir konumu bulunduğu sanılan Arıt Dağı’ndaki Uzun Çarşı ve Eflani şatoları, ünlü Germia Kalesi de yine Türkler tarafından birer birer alınıyor ve buralarda tutunan çeteler yok ediliyordu. Bölgede gözüken ilk Türk Emiri Kara-Tigin, Kutalmış oğlu Süleyman Bey’in komutanlarındandı. Eflagan’ı (Eflani), Ulus, Bartın, hatta belki de Devrek yörelerini, önemli bir engelle karşılaşmadan alarak 1084′te Sinop’a indi ve burayı zaptetti. Orta ve Batı Karadeniz bölgelerinin birçok kentini (Sinop, Kastamonu, Çankırı, Safranbolu) kapsayan bir Türk Emirliği kurdu. Müphem bir bilgiye göre Amasra Kalesi Emir Kara-Tigin’ce kuşatıldı. Gerçi kaleyi Türk güçlerine karşı özveriyle savunacak yeter sayıda bir Bizans birliği yoktu ama; surların yüksekliği ve sağlamlığı, dar berzah bağlantısı dışında hisarların üç yandan denizle çevrili oluşu sayesinde buradaki kaderine terkedilmiş Bizans garnizonu Türklere boyun eğmedi. Fakat, Emir Kara-Tigin’in art arda gönderdiği çevik kuvvetleri durdurabilmek için en sonunda bu Türk Emirliği’ne yıllık bir vergi verilmesi kabul edildi.

Amasra kalesinin Karadeniz’e bakan kuzey cephesinde, Bizans veya Cenova dönemlerine ait büyük bir binanın harabesi. (Halen sık sarmaşık örtüsü altındadır.)

Bu evrede dikkati çeken önemli bir husus; Anadolu’nun Türkleşmesi sürecinde. Amasra’yı çevreleyen yakın bölgenin gösterdiği özel durumdur. Malazgirt Zaferinden (1071) sonra, Anadolu’nun etnik çehresi değişirken ilk Türkleşme ve yerleşik düzene geçme; şeyhlerin dervişlerin, babaların öncülüğünde buralarda da görüldü, özellikle de Ulus ve Eflani yöreleri 11.yy’ın son çeyreğinde yoğun Türkmen göçlerine tanık oldu. 1086′da Kutalmış oğlu Süleyman Bey’in ölümü ardından, Anadolu’nun bir süre başsız kalması, bu sırada İlk Haçlı Seferinin başlaması; Kuzeybatı Anadolu’ya yerleşen Türkmenler açısından ciddi sıkıntılar getirdi. Çok geçmeden de Haçlı Müttefiklerle Bizans İmparatoru Aleksios Commen I (1080-1118) arasında, ele geçirilen toprakların Bizans’a bırakılması şartını da içeren bir antlaşma gerçekleşti. Bölgenin demografik durumu, yirmi yıl önceki görünümüne, adı geçen hayalperest İmparatorun, dağılmış devleti toparlama çabaları boyunca kavuştu ve başta Sinop, İstanbul’a kadar tüm Karadeniz kıyıları yeniden Bizans buyruğuna girdi. Egemenliğini Samsun’a kadar ulaştırmayı başaran Commen, bütün kıyı kalelerini ve Amasra’yı birer üs olarak takviye etti. Bölgeye yerleşen Türkmen uluslarını da Kapadokya’ya doğru uzaklaştırmak ve bu iç bölgede etkisiz kılmak siyasetini güttü. Ardında gelen Ioannis Commenos Il (1118-1143) ise Paflagonya’ya yaptığı seferler sonunda, stratejik konumlu Eflani Şatosunun tekrar Bizans buyruğuna soktu.

Türkler ancak Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan (1155-1192) döneminde yeniden Anadolu’da egemen duruma gelebildiler. Genç oğullarına Meliklikler vererek onlardaki sultanlık ve komutanlık yeteneklerini görmek ve denemek isteyen yaşlı Sultan 1185’te ülkesini onbir prensine taksim etti. Tokat Meliki Rükneddin Süleyman ve Ankara Meliki Muhyiddin Mes’ud; genişleme ve fetih düşünceleri için Batı Karadeniz’i hedef seçtiler. Rükneddin Süleyman, Samsun’u ve Paflagonya kıyılarını ele geçirirken, Muhyiddin Mes’ud da Ankara dan kuzeye yöneterek Devrek’e kadar olan yerleri aldı. Muhtemelen her ikisi için de son hedef Amasra kalesiydi. Fakat, İslam Samsun’u kurarak Karadeniz’e çıkış bulan R.Süleyman daha akılcı bir siyaset izleyerek Doğuda Trabzon; Batıda Sinop, Amasra, Herakleia iskeleleri ile serbest deniz ticareti şartları içerisinde dostluk kurmayı tercih etti. Bu ilginç uzlaşma, 1204′te Dördüncü Haçlı Seferinin sebep olduğu çalkantıya kadar geçerliliğini korudu ve Amasra Limanı, ilk Türk yelkenlilerinin girip çıktığı uğraklardan teki oldu. Latinlerin İstanbul’a egemen olmaları sonucu başkenti terk eden İmparatorluk Hanedanı bireyleri, tutunabilecekleri merkezlere dağıldılar. Amasra ve yakın çevresi kısa bir süre Commen soyundan Prens David’in yönetimine girdi. Fakat Nikaia’da (İznik) Bizans İmparatorluğunu yeniden kurmaya çalışan Theodoros Laskaris, Paflagonya’yı Trabzon (Pontus) Krallığı adına yöneten David’e savaş açtı. İznik kuvvetlerini yenen David, kısa aralıklarla tüm

iskeleleri zaptederek 1205’te Sinop’tan Ereğli’ye kadar uzayan kıyı şeridini ele geçirdi. Laskarisler, ancak Sakarya ağzına kadar ilerleyebildiler. Amasra, 1211’e kadar David’in yönetiminde ve Trabzon’a bağlı kaldı.O yıl Theodoros Laskaris’in Paflagonya’yı işgal etmesi; bir yandan

A.Selçuklu Sultanı İzeddin Keykavus’u (1210-1219) endişelendirirken bir yandan da Commenlerin bölgeden çekilmeleri sonucunu getirdi. Laskaris 1212′de Amasra kalesini resmen topraklarına

kattı. Bu basarı, Selçuklu Sultanına karşı takınmak zorunda kaldığı dostluğun da sona ermesine bir nedendi. Selçuklu Devleti’nin bölgeye sevk ettiği Hüsameddin Çoban komutasındaki bir ordu. 1213′te Kastamonu ve çevresini yeniden ele geçirdi. Yalnız Amasra ve Herakleia kalelerini yitirmekle kalmayıp Karadeniz ticareti tekelini de Laskaris hükümetine kaptıran Trabzon Kralı Aleksi Commen ise savaş hazırlıklarına başladı. İznik ve Trabzon devletlerinin, Kastamonu Türk bölgesi üzerinde savaşacaklarını hesaplayan I Keykavus, Sinop’a kadar ilerlemiş bulunan Aleksiyi 1214’te yenilgiye uğrattı ve Sinop’u fethetti.Kısa zamanda Türkleştirilen Sinop. İslam Samsun’dan sonra, Karadeniz deki ikinci Türk iskelesi oldu.

Amasra, 1204-1214 hareketli döneminde birinci derecede önemli siyasi bir rol oynadı. Eğer. Laskaris, Amasra’ya saldırmasa. Aleksi Commen’in batıya doğru yürüyüşe geçmesi söz konusu olmayacaktı. Bu durumda ise A.Selçukluları’nın Karadeniz’e yönelik siyasetlerinde ivediliğe gerek

duyulmayacak sonuçta Sinop’un fethi ertelenecekti. Sinop’un Türklere geçişi ise Laskaris’in Karadeniz’de kurmayı tasarladığı egemenlik için ciddi bir darbeydi. Nihayet bir başka netice; Selçukluların Sinop’a verdikleri değer ve ticaret kervanlarının bu limana ulaşmaları konusunda gerçekleştirilen güvenlik; Amasra’nın ticari önemini neredeyse sıfıra indirdi. Laskaris hükümetine ait gözüken burada kentin önemsenmeyişinden kaynaklanan bir yönetim boşluğu başladı. Yaklaşık altmış yıl kadar devam eden bu son yıllar Bizans halkının, büyük olasılıkla Selçuklulara vergi ödemeleri ile geçti. Türk sınırlarına karadan ve denizden çok yakın olması sebebiyle de nüfus göçü sürüp gitti ve kasabada hiçbir imar faaltyeti görülmedi.İlginç ve düşündürücü olan asıl sorun ise böylesine başıboş ve güçsüz bir limanın Selçuklularca neden alınmamış olmasında saklıdır.

Bir başka düşündürücü husus daha vardır.Neden, Hıristiyanlığın Anadolu’daki ilk tutunma noktalarından biri olan Amasra da, bu inancın yakın çevreye de yayılması ve yerleşmesi yönünde bir başarı elde edilememiştir? M.S. 2.yy’dan 13.yy sonlarına kadar varlığını koruyan buradaki Kilise, bu konuda etkisiz kalmıştır. Fakat herhalde, kıyıda Filyos – Gidoros, güneyde Çaycuma – Bartın arasında kalan bölge, sözü edilen yüzyıllarda oldukça tenhaydı. Küçük bir kilise etrafında köyleşme olgusu yok denecek düzeydeydi. Bu sebeple de 12.yy’da başlayan yoğun Türkmen göçleri; Amasra kalesi dışında bölgenin çehresini, hiçbir güçlükle karşılaşmaksızın kısa zamanda Türkleştirdi. Amasra Metropolitliği de eski yetkinliğini herhalde bu sürece dolaylı biçimde bağlı olarak yitirdi. 1232’de ve daha sonraki yıllarda Metropolitlik yapan Nicolaos; 1278′de bu unvanı taşıdığı tespit edilen Constantin; 1350 ve 1351’de adı geçen Kallinikos ile en son Temmuz 1387 tarihine ait bir kayıtta “Amasra Metropolidi” gözüken Anastasios, bir yandan Türklüğün yerleştiği öte yandan da Cenovalıların Kaleyi ve limanları tekellerine geçirdikleri yıllarda görev yaptılar. Son Ortodoks rahipler (-ki, bunlar Diacon (Şemmas), Sacerdos Presbyteros (Kissis Kahin) ve Piskopos mertebelerinde bulunuyorlardı.) Amasra’yı bir süre daha terk etmeyerek Büyükada’daki manastırda barındılar. İmparator Andronicus Paleologos (1282-1328) döneminde, Metropolitlikler listesinde birinci sıradan 63. sıraya düşen Amasra; kuşkusuz, cemaatinin dağılması, büyük kiliselerinin kapanması ve yıkılmaya başlaması yüzünden bu tür bir protokol cezasına çarptırılmıştı. 14.yy ikinci yarısında ise Kale içindeki basit yapılı küçük kiliseler, Katolik Cenovalıların elinde bulunduğu gibi, berzahta ve güney düzlüğünde yer alan eski katedraller de birer harabeden ibaretti.

Bizans’ın, sonraki kültürlere mirası da bu yıkıntılarla nispeten görkemli kaleler olmuştur. Buna karşılık, mahalli gelenekleri etkileyen bir mirastan söz edilemez. Biricik istisna, “Aziz Yorgi” için, eski Bartınlı Rumların her yıl 23 nisanda kutladıkları yortudur. Bu konuda da bir duraksama vardır. Çünkü, Amasra ile ilgili “Yorgi”ler ikidir; Hıristiyanlığın buraya yerleşmesi sırasında kentin koruyucusu kabul edilen ünlü azizlerden Yorgi. (Bu, bir at sırtında, mızrağı ile azgın bir ejderhayı öldürürken betimlenir.) İkincisi ise, yukarıda hayatına temas edilen ve 8, yy’da Amasra Metropolidi Olan Yorgi (Georgios)’dir. Onun inzivaya çekildiği mağara olarak Büyüktepe’nin doğuya ve kuzeye bakan yamaçlarındaki oyuklar gösterilir.

İnziva Mağarası Amasra
Dökük’te keşiş evi (İnziva Mağarası) olarak bilinen oyma mağara. 8.yy’ın sonların Amasralı papaz Georgios’un burada çile doldurduğu sanılmaktadır.

Karanlık Yer
Halkın “karanlıkyer” dediği dehliz. Sormagir Kalesinin Kemere önündeki köprü kulesi içindedir. (Cahit Akman 1987)

Ancak bunlar birer ermitaj (inziva mağarası) olmaktan çok, daha eski devirlerden kalma mezar odaları görünümündedir. Olabilir ki Yorgi, çilesini bunlardan birinde tamamlamıştır. Buna göre, tepenin kuzeyindeki mağaranın; biraz aşağıda Dökük mevkiinde bulunan kilise harabesiyle birlikte, böyle bir inziva evresi için uygunluğu dikkati çeker. Veya, Yorgı, doğu yamaçtaki mağara ile aşağısındaki Bonyssa (yamaç) Manastırını tercih etmiştir. Halen Kilise Bahçesi denen yerdeki bir duvar parçası ile diğer kalıntılar ise muhtemelen bu manastırın son izlendir. Eogene Bore 1838′de bu mabedi daha sağlam bir vaziyette görmüş ve uzun uzun anlatmıştır. Kale dışındaki alanlarda bulunan ve sayıları 5-6 civarında olan öteki kiliselerin izlerine ise artık kazılar sırasında rastlanılabilmektedir. Herhalde bunlardan çoğu da mezhep düşmanlığı sebebiyle Cenovalılarca yıktırılmıştır. Çünkü 15.yy’ın başında Amasra’ya uğrayan Clavijo’ın açıklamasına göre, kale dışında kalan şehrin bütün binaları harap ve terkedilmiş vaziyettedir.

Bizanslı asker-yöneticiler, Roma döneminden kalma kaleleri genişleterek berkitirlerken, yine Roma’ya ait epeyce bir eseri de temelinden sökmüşlerdir. Duvarlardaki tanık taşlar bunu düşünüyor. Bedesten olarak adlandırılan Roma Bazilikasının bu yıkımdan kurtulması ise harcının sağlamlığından; büyük bloklar halindeki taş hatıl ve lentoları dışında tuğla malzemesinin bir işe yaramamasından dolayıdır.

Uzun Bizans dönemi için; Amastris’in anılarını taşıyan birçok eserle birlikte anıtsal Roma yapılarının tüketildiği, karşılığında da daha uzun zaman işlevini koruyacak bir kale ile birkaç kilisenin yapıldığı “bin yıl” demek mümkündür. Mamafih, Amasra “Dünyanın Gözü” övüncünü de yine bu dönemde kazanmıştır.

Amasra Kalesi Duvarı
İçkale’de Baruthane’nin duvarındaki armalı mermer plaka. Muhtemelen buradaki yapı Cenovalılar zamanında inşa edilmiştir. (Cahit Akman 1987)

  

Sponsored Links