Cenovalılar’ın Çiçekli Kalesi Samastris (14.-15.yüzyıllar)

Amasra Tarihi

amasra_kalesi_1

Amasra’nın Türkleşmesinden önceki son dönemi temsil eden Cenovalıların buraya ne zaman ve hangi şartlarda yerleştiği konusu, kesin bir çözümden yoksundur.

Bu konuda, 13.yy’ın ikinci yarısından, 14.yy’ın ilk yarısına uzayan ve hayli karanlık olan bir asırlık zaman boyutunda belirli bir tarih tespit etmek hiç değilse şimdilik mümkün değildir.

Daha 13.yy’ın başında A.Selçuklu Sultanı İzzeddin Key-Kavûs’un (1210-1219) Karadeniz’e müdahalesi her ne kadar, Amasra ve Ereğli kalelerinin daimi şekilde Türk topraklarına katılması gibi ciddi boyutta olmamışsa da 2 Kasım 1214’te Sinop’un fethi ile Karadeniz üzerinde Türklerin söz sahibi sayılmaları sürecini başlattı. Henüz on yıllık bir geçmişi bulunan Trabzon Rum İmparatorluğu, Selçuklulara tabi oldu İmparator Alexius, yılda onbin Dinar, beşyüz at, ikibin sığır, onbin koyun vs. vermek şartı ile antlaşma imzaladı ve tutsaklıktan kurtuldu. Sultan, Sinop’a binlerce Türk yerleştirerek ticaret ve iş adamlarının Karadeniz ticaretine el atmalarını sağladı. Bu, Amasra’nın 80 mil kuzeydoğusundaki bir noktada geçerken; Batı’da da yine Amasra’yı yakından ilgilendiren ve Haçlı Seferlerinin sonuçlarıyla doğrudan bağlantılı olan gelişmeler belirginleşmekteydi. Venedik ve Cenova Cumhuriyetleri, Haçlı Seferlerinin ortaya çıkardığı yeni iki denizci devlet olarak önce Akdeniz’e hemen ardından da Ege’ye Marmara’ya ve Karadeniz’e müdahale ettiler. Altmış yıl süren (1204-1261) İstanbul’daki Latin kepazeliğinden sonra, Bizans’ı derleyip toparlama sorumluluğunu üstlenen İmparator Mihail Paleologos (1261-1282) karşılaştığı güçlükleri göğüslemek için Cenovalılar’dan yardım talebinde bulundu ve Galata’da bir ticaret üssü kurmalarına izin verdi. Bu sırada, Trabzon Rum İmparatorluğunca işgal edilen Türk Sinop’un, ikinci kez Selçuklular tarafından fethini ise ünlü Vezir Muinûddin Süleyman Pervane 1264’te gerçekleştirerek burada görev adı ile tanınan (“Pervaneoğulları”) beyliği kurdu. Daha iç kesimde, Kastamonu ve çevresinde ise Hüsameddin Çoban Bey’in 1204te tesis ettiği Çobanoğulları Beyliği vardı. M. Paleologos. 1263’te Tatar Beylerinden Kefe’yi de alarak Ligorya’dan yönetilen Deniz imparatorluklarını Karadeniz’in Kuzeyine kadar genişleten Cenovalılar’dan, yeni ödünler karşılığında yeni yardımları alma gereğini 1270’ten sonra duydu ve şeklen kendi sınırlarında gözüken birçok Karadeniz iskelesini bırakmak zorunda kaldı. Muhtemelen ilk Cenovalı tüccar gemiciler, Amasra’ya 1270lı yıllarda yerleşmeye başladılar. Fakat, kale ve iskele herhalde bir yarım yüzyıl daha Bizans’ın gözüktü. Bu dönem için Cenovalılar’ın Amasra’daki “kiracılığı”ndan söz edilebilir. Aradaki anlaşmaya göre, kale imparatora ait olacak; ortak düşman saldırıları sırasında (ki bu düşmanlık sadece Pervaneoğulları ile Çobanoğulları’ndan yönelebilirdi) Cenovalı tacirler kaleye sığınacaklar ve savunmaya yardım edeceklerdi. İskele ve kabotaj hakları ise Cenovalılar’a bırakılmaktaydı.

Galata-Kefe kilit noktalarından sonra Amasra bağlantı istasyonunu da sözde “iğreti” bir statü ile elde eden Cenovalılar’ın, çok geçmeden bir takım oldu bittiler deneyerek burasının mülkiyetini de amaçladıkları seziliyor: 1277’de Pervaneoğulları’nın bağımsızlığını sağlayan Mehmed Bey’ in.Amasra’daki Cenovalılarla ilişkilerde bulunduğunu belgelere ve olaylara dayanarak açıklamak mümkün değilse de oğlu Mühezzebeddin Mes’ud’un (1296-1300) “Sinop’ta gezerken bir saldırıya uğrayarak ticaret maksadıyla Sinop’ta bulunan Cenevizlilerce tutsak edildiği” veya atakça bir davranışla “Amasra kalesini kuşattığı, çıkan savaş sırasında da buradaki Cenevizlilere tutsak düştüğü; Amasra’da hapsedilmeyerek Kefeye götürüldüğü, bir takım gizil tertiplerle kaçmayı tasarladığı, ancak pek ağır bir kurtuluş parası ödedikten sonra 1298’de Sinop’a dönebildiği Selçuk namelerde yer almıştır   Mesud Bey’in 1300’de ölümünden sonra oğlu Sinop Beyi Gazi Çelebinin (1300 – 1322)de ateşli kişiliğiyle Karadeniz’e açıldığı küçük donanması ile, hem Trabzon Rum İmparatorluğu kıyılarına hem de Cenova kolonilerine denizden saldırdığı bilinmektedir.(Kimi kaynaklar Gazi Çelebi’nin Selçuklu Sultanı Gıyaseddin  Mes’ud’un(II) oğlu olduğunu ileri sürse de Merhum Uzunçarşılı bunun yanlışlığını Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu Karakoyunlu Devletleri adlı eserinde açıklar.)

Bu gelişmeler, Bizans İmparatoru II. Andronikos Palaiologos (1282-1328) döneminde geçerken Amasra henüz Bizans toprakları içinde gözüküyordu. Nitekim, 13.yy’ın sonuna ve 14.yy’ın ilk çeyreğine ait olup kale duvarlarında yer alan bazı armalarda ve küçük kitabelerde, bu dönemdeki İmparatorluk Hanedanı “Paleiologos”ların adı okunmaktadır. Ayrıca bir önceki bahiste değinildiği gibi, 1278’den 1387’ye kadar da Amasra Kilisesi’nin İstanbul’daki Patrikliğe bağlılığı devam etmiştir. Buna karşılık, hükümet olarak Bizans’ın, ne Amasra üzerinde ne de uzaktaki diğer iskelelerde varlığı söz konusu değildi. Az sayıdaki işsiz güçsüz ve güvenceden yoksun halk; balıkçılık ederek, Cenova gemilerinde ve iskelede iş bularak geçimlerini sürdürmeye çalışmaktaydılar. Yine kilise tarihiyle ilgili bilgilere göre, buradaki cemaat dağılmış, kiliseler bakımsızlık yüzünden yıkılmaya yüz tutmuş; din adamları ancak başka taraflardan yardım sağlanabilirse burada görev yapabilecek duruma düşmüşlerdi.

Diğer bir durum, güneydoğudaki gelişmelerdi: Bir süre Kırım’da kaldıktan sonra deniz yolu ile Sinop’a gelen, buradan da Kastamonu’ya giderek Çobanoğulları’ndan Yavlak Arslan’ın desteğinde Selçuklu Sultanı olan Rükneddin Kılıç Arslan’a; kardeşi Gıyasüddin Mes’ud 1292’de savaş açtı. Fakat yenilerek esir düştü. Arkadan yetişen Şemseddin Yaman Candar, Mes’ud’u kurtardığı gibi, yapılan ikinci savaşta Yavlak Arslan’da öldürüldü. Olayları öğrenen İran İlhanı Keyhatu, Kastamonu’yu Şemseddin Yaman Candar’a ikta etti. Yaman Candar’ın 1300’e doğru ölümü ardından, Çobanoğulları’ndan Hüsameddin Mahmud Bey Kastamonu’yu işgal edince de, 9-10 yıl kadar, Candaroğulları’nın ikinci beyi Şücaeddin Süleyman Paşa (1300-1340) Eflani’de oturdu. Ancak 16 Temmuz 1309’da Kastamonu’yu zaptederek Beylik yönetimini buraya taşıdığı gibi, 1322′ de de Sinop’u aldı. Süleyman Paşa’nın Taraklıborlu’yu (Safranbolu) da sınırlarına katarak Kuzeybatı Anadolu’da çok güçlü bir konum elde ettiği bu yıllarda, Amasra’nın askeri yönetiminin Cenovalılar’a geçtiğini kabul etmek gerekiyor. Ancak büyük bir ihtimalle dinsel açıdan Bizans’la ilişkiler daha yarım yüzyıl devam etti. Cenova Yönetimi, birinci derecede önemsediği Kefe kolonisinin güvenliği bakımından Amasra’ya da önem vermek durumundaydı. Çünkü, özellikle esir ticaretinde, Kefede toplanan köleler buradan Amasra’ya götürülüyor; daha sonra da başka pazarlara aktarılıyor veya burada müşterilerine devrediliyordu. O sırada vücutça hiçbir özürü bulunmayan bir erkek kölenin 50 Dirheme (160 gr. gümüşe) satıldığı düşünülürse, ucuz insan temin etmek bakımından Karadeniz havzası son derece elverişliydi. Kaldı ki, Kefe-Ligorya deniz ulaşımında, güvenliği veya seyrüseferi engelleyecek hiçbir sorun da yoktu. Tek doğal sorun ise Karadeniz’de sıkça görülen fırtınalardı ve bu açıdan Kefe ile Galata arasında Amasra ve Ereğli gibi uğraklara mutlaka ihtiyaç vardı. Kendilerine özgü ticaret, yönetim ve disiplin kuralları ile hareket eden ve “Ligorya Topluluğunu oluşturan Cenovalı gemiciler; nihayet bütün Karadeniz kolonilerini (Ereğli, Amasra, Samsun ve Kefe bunlardandı) Gazzaria adını verdikleri organize bir koloni grubu içine aldılar. Cenova’da da Gazzaria kolonilerini yönetmekten sorumlu Officium Gazzaria’yı teşkil ettiler. Amaç Karadeniz’in bereketli kıyılarından daha düzenli ve daha çok ürün ve esir taşımak ve pazarlamaktı. Officium Gazzaria, özel tüzükler hazırlayarak Amasra’nın ve öteki iskelelerin askeri idari ve mali durumlarını sık, bir kontrole almakta da gecikmedi. Hatta, bir süre ve muhtemelen 14yy’ın ilk çeyreğinde, Gazzaria koloniler grubuna tıpkı İlkçağdaki uygulamalar gibi mahalli nitelikte para çıkartma yetkisi de tanındı. Üzerinde St. Georges’in (Yani Amasra’nın koruyucusu kabul edilen aziz’in) betimlemesi ile Türkçe ve Latince ibareler bulunan bu paralardan elde bir örnek yoktur. Fakat bu kesin bilgi, Ereğli, Amasra ve Samsun’daki Cenovalılar’ın Anadolu Türkleri ile yoğun ticaret ilişkileri içinde oldukları konusunda bir fikir vermektedir.

Cenovalılar’ın Samastris, bazen de Samastro dedikleri Amasra’nın bu yeni hareketli döneme son derece yoksul ve bakımsız bir görünümle girdiği biliniyor. Cenova döneminin de limana refah getirdiği söylenemez. Gerçi liman işletmesi, depolama ve pazarlama örgütleri kurularak öteki kolonilerde olduğu gibi burasının da bir embolo (.özel pazar yeri) durumuna girmesi sağlandı: birçok loggialar, sarnıçlar ve bir de konsolos sarayı yapıldı. Fakat bütün bunlar, kentin gelişmesi için değil; ticari amaçlarla ilgiliydi. Mevcut Bizans kalesi de onarılarak yeni kulelerle berkitildi. Burgus (Kaleiçi) kısa zamanda Cenovalı tacirlerin geçici barınmalarına cevap verecek meskenlerle doldu. Antiburgu (kaledışı) ise yerli halka, yani Bizans tebası Ortodokslara bırakılmıştı.

1308 -1335 ara döneminde Anadolu’nun yönetiminde birinci derecede yetkili bulunan İran İlhanlı yönetimini, Trabzon Rum İmparatorluğu metbu tanıdığı gibi; güçlü Candaroğulları Beyliği de yine İlhanlılara tabi durumdaydı. Bizans’ın Batı Karadeniz’de artık hiçbir varlığı söz konusu değildi. Cenovalılar ise. Ereğli, Amasra, Samsun kolonileri için; tıpkı Latinlerin İzmir ve Biga için öngördükleri gibi, İlhanlılarla anlaştılar ve bu iskelelerin İlhanlı yönetimi dışında kalmasını sağladılar. Moğolların Anadolu’dan çekilmesini izleyen yıllarda da Türk Beylikleri arasındaki çekişmelerin uzaktan seyircisi olmayı, kolonilerini de düzenli şekilde çalıştırmayı başaran Cenovalılar; ancak 1340’lı yıllarda yeni bir siyaset belirlemeye gerek duydular.Durumu iyice sarsılan ve Osmanlı Beyliği’nin yakın tehdidi altına giren Bizans İmparatorluğu’nun, Cenovalılar’a tanıdığı ayrıcalıklar; Venediklilerdin aleyhine olmuştu. Kaldı ki, sözde aradaki dostluğun bir gereği olarak kiralanan Amasra ve Ereğli Kaleleri’nin Cenovalılarca benimsenmesi ve Gazzaria Grubunun kurulması mevcut anlaşmaya da aykırıydı. Nihayet 1348’de. Venedikliler Bizans – Cenova ittifakına “Galata Savaşı”nı açtılar. Bizans Hükümeti, güven duymadığı Cenovalılarla ittifakı bozarak Venedik Cumhuriyeti’ne döndü. Karadeniz müstemlekelerini yitirmenin, Akdeniz’de de yenik düşmeyi getireceğini hesaplayan Cenovalılar ise; Bizans-Venedik ittifakına karşı, Osmanlılarla uzlaştılar. Bu olay, Osmanlılar açısından, Anadolu Türklerinin Avrupa Hıristiyanlar ile yaptıkları ilk antlaşma olarak bir değer ifade ederken; Cenovalılar açısından da Müslüman Türklerle akdedilen ilk ittifaktı. Antlaşma gereğince Osmanlı Hükümeti, Cenovalıların hizmetine bin okçu verecek; kurulmaya çalışılan dostluk, sıkı ticaret ilişkileriyle geliştirilecekti.

14.yy’ın ikinci yarısı, Bizans’la düşmanlık, Osmanlılarla dostluk getirince Cenovalı gemiciler. Karadeniz’de ellerinde tuttukları iskeleleri bir kez daha tahkim mecburiyetinde kaldılar. Tabi yeni önlemler, Osmanlı Türklerine değil; Bizans’ın desteklediği Venediklilere karşıydı. Burada belirtilmeli ki, Osmanlı-Cenova ittifakı, büyük ölçüde Cenova çıkarlarına yaradığı için 110 yıl gibi çok uzun bir zaman geçerli kaldı ve 1460’ta bozuldu. Yine bu uzun süre boyunca, Cenovalıların güçlenen Osmanlı Devleti ile olan dostluklarına güvenerek daha cesaretle hareket ettikleri görülmektedir. Mezhep ayrılığı (Cenovalılar Katolik; Bizanslılar Ortodokstu) yüzünden, Amasra yerlilerinin kale dışında rahat bırakılmadıkları, göçe zorlandıkları ve pek çoğunun İstanbul’a ya da Marmara çevresindeki kentlere göçmeleri bu dönemde olmuştur. 

 Amasra Kalesi Ceneviz Armaları

İçkale (zindan) kapısının Roma dönemine ait mermer lentosu ile bunun üstüne Cenovalılar tarafından yerleştirilen armalar. (Cahit Akman 1987)

 

1380’li yıllarda ise herhalde Amasra’da, Ortodoks mezhebinden hemen hemen kimse kalmamış bulunuyordu. Buna karşılık, Cenovalı gemiciler, Amasra çevresindeki küçük yerleşim bölgelerini basarak talanda bulunmayı; yakaladıkları köylüleri, Kefe’den getirdikleri kölelerin arasına katıp satmayı, başka iskelelerden kaçırdıkları tutsakları da Amasra kalesinde işkenceye koşmayı bu dönemde alışkanlık edindiler. Bilenler ve duyanlar için Amasra, yaklaşılmaması gereken korkulu bir yer olmaya başladı. Sonuncu Amasra Piskoposu Anastasios, bu nedenlerledir ki 1387’de “dini vazifelerini ifade edebileceği bir ortamın  artık  kalmadığını”  bildirerek buradan ayrıldı.  Yine,  1387’de, ikinci Osmanlı-Cenova Antlaşması  imzalandı  ve “Ceneviz tüccarlarının gerek Osmanlı kıyılarında, gerekse Osmanlı egemenliği içerisindeki Cenova iskelelerinde serbestçe ticaret yapmaları” öngörüldü. 1360’de Ereğli’yi Osmanlılara bırakmak durumunda kalan Cenovalılar, hiç olmazsa bu yeni antlaşma ile Karadeniz’deki en güvenilir iskeleleri olan Amasra’yı elde tutmayı amaçlamışlardı. Nitekim bu sayededir ki, Yıldırım Bayezid’in (1389-1402) bölgeye, özellikle de Candaroğulları Beyliği üzerine yaptığı seferler sırasında Amasra kolonisine ilişilmemiştir. Sinop’tan İstanbul Boğazı’na dek Karadeniz sahillerinin, Amasra dışında Osmanlı sınırlarına katıldığı 1390’lı yıllarda, İskele ve kale Cenovalılar’a ait olmakla birlikte kara kesiminin, muhtemelen Candaroğulları’na mensup bir Türk “Emiri”  tarafından   yönetildiğini   ise   Bizans  kaynakları   haber vermektedir.   Yıldırım   Bayezid tarafından buradan uzaklaştırıldığı ileri sürülen ve adı “Dinos” olarak verilen bu meçhul Türk Emiri, belki de Eflani-Ulus-Bartın malikanelerinin başındaki bir Candarlı prensiydi. Nitekim, Yıldırım’ın Timur’a tutsaklığı sırasında (1402 yılında) da Cenova’dan gönderilen müfettişlerin Amasra’ya dair düzenledikleri bir raporda, bölgedeki bir başka Türk Lordu’ndan (Emir’inden) söz edilmektedir. Bu kapalı açıklamalar, F.W.Hasluck tarafından, ilginç bir benzetme ile yorumlanmıştır: “1393’teki Emir’in Timur tarafından, Osmanlılarla uzlaşma için gönderilmiş bir görevli olduğunu düşünmek mümkündür. Veya, bir zamanlar Samsun’da olduğu gibi, Amasra’da da Hıristiyan ve Türk kesimleri vardı. Samastro Kolonisi, önemli bunalımlarda, limanın ve kalenin güvenliği bakımından, yakındaki bir beyliğe haraç ödüyordu.”

1402-1403 bunalımında ise Cenovalılar, Amasra’daki statülerini korumak için Timur’a bir elçi heyeti gönderdiler. Timur, sunulan hediyeleri ve dostluk önerisini kabul ederek, Osmanlı Hükümetinin tanıdığı ayrıcalıklardan yararlanabileceklerini bildirdi. Böylece, Foça, Chio, Amasra, fetret yıllarında da birer Cenova kolonisi olarak kaldı. Fakat artık bir önceki yüzyılın şartları, 15.yy’da mevcut değildi ve Cenovalılar’ın Karadeniz’deki çıkarları da giderek azalmakta ve güçlükler göstermekteydi. Kiliseleri yıkılmış, halkı ve din adamları göçmüş tarihi bir limanda kurdukları düzeni kalede barındırabildikleri az sayıdaki savunma gücü sayesinde sürdürmek durumundaydılar. Amasra’nın, 14.yy kapandığı sıradaki durumunu, Alman tutsak Hans Schiltberger; 15.yy’ın başındaki ölü toprağı serpilmiş halini de İspanyol Elçisi Ruy Gonzales De Clavijo gözlemlediler. Hans Schiltberger, Niğbolu Savaşı’nda Türklere tutsak düşmüş, birçok serüvenden sonra özgürlüğüne kavuşmuş Bavyerallı bir askerdi. Bindiği gemi, Amasra’ya sığınınca buradaki Cenovalılarla tanıştı. Ona göre Amasra “-Türk toprakları arasında kalmış, Hıristiyan tutsakların kurtuluşlarını sağlayan biricik yer”di.

1404’de İspanya Kralı’nın dostluk mektubunu Timur’a götürmek için, yanında Timur’un İspanya’ya gönderdiği Moğol Elçisi de bulunduğu halde Kadiks’ten hareket eden Clavijo; yolculuğunun İstanbul’dan Trabzon’a kadarki bölümünü bir yelkenliyle Karadeniz’de yaparken bir fırtına sebebiyle Amasra’ya da uğradı. Misyonunu anlattığı “Timur Devrinde Kadiks’ten Semerkand’a Seyahat” adlı eserinde, birkaç ay İstanbul da kalarak gemi tedariki konusunda  çektiği güçlükleri açıkladıktan sonra Ereğli’den itibaren gözlemlerini şu cümlelerle vermektedir.

 

“…iki gün sonra Pontorato’ya (Ereğli) vardık. Burası Türk memleketinde olup Bayezid’in büyük oğlu Süleyman’a aitti. Ereğli birçok tepenin eteğinde yayılmış kıyıya yakın bir şehirdir. Tepelerin en yükseğinin üstünde bir kale vardır. Şehir pek kalabalık değildir. Nüfusunun çoğunluğu Rum olmakla beraber burada Türkler de yaşamaktadır. Eskiden ise İstanbul’a (Bizans’a) aitti. Fakat bize anlatıldığına göre yaklaşık otuz yıl evvel İmparator Manuel burasını Süleyman Çelebi’nin babası Bayezid’e birkaç bin duka mukabilinde satmış. Şehir fevkalade mükemmel bir limanı bulunduğundan eskiden çok ünlü ve zenginmiş. Onu, Pontorato’ya adında bir imparator kurduğundan şehir bu adı taşımakta.

 

Ertesi sabah, 25 Mart günü (1404) bu limandan hareket ederek akşama doğru Türk sahilinin ötesinde bir kaleye ulaştık. Burasının adı Riyo’dur. Fakat bu kalede asker yoktu.Liman, kalenin eteğinde olduğu için yaklaşmadık. Gemimizi gören Türkler, kıyıda sıralanmış bizi izliyorlardı. Anlaşılan, bizi akıncı ve yağmacı sanmışlardı. Bundan dolayı liman dışında demirledik. Gece yarısı da hareket ettik. (Sözü edilen yer, Filyos Hisarönü olmalıdır.)

Ertesi gün (26 Mart Çarşamba) Anadolu’nun içlerinden gelen ve denize akan bir nehrin ağzına vardık. Burası Bartın şehridir. Nehrin ağzına yaklaşarak fıçılarımızı doldurduk. Ağızda yüksek kayalar vardı ve bunlardan birinin üstünde girişi korumada tutmak için bir kale inşa edilmişti. Öğleden sonra buradan da hareket ederek Amasra’ya vardık. Burası Türk toprakları içinde kalmakla birlikte Cenovalılar’a aitti. Amasra şehri, deniz kıyısında, yüksek bir tepenin üzerindedir. Bu tepe ile diğer bir tepeyi bir sur çevrelemektedir. İki tepenin arasında bir köprü kurulmuş ve bağlantı sağlanmıştır. İki de liman bulunmaktadır. Şimdiki şehir küçük ve yapıları önemsiz olduğu halde, kalenin dışında muazzam binaların, sarayların ve kiliselerin izleri görülmektedir. Şehrin büyük kısmının eski zamanlarda surların dışında bulunduğu anlaşılıyor. Fakat görülen binaların hepsi de haraptır. Burada çarşamba ve perşembe günleri kaldık. Kilisede ayine katıldıktan sonra Dos Kastellos, yani “Çifte Kale” adındaki limana doğru hareket ettik.”

 

Clavijo’nun, Ereğli’den İnebolu’ya kadar tespit ettiği gözlemler bu kadardır. Fakat ne yazık ki, iki gün aralarında kaldığı, birlikte ayin yaptığı insanlardan bahsetmemiştir. İspanyol Elçisi, kendilerini konuk eden Cenovalı yetkiliden de söz etmez. Şehrin eski eserleri hakkında ise sadece gördüklerine dayanarak bir şeyler yazdığına bakılırsa ona bu konuda da bir malumat veren olmamıştır.

Öyle anlaşılıyor ki Cenovalılar yalnız limandan yararlanıyorlar ve kaleleri de can güvenlikleri için kullanıyorlardı. 1417’de Sultan Çelebi Mehmed’in (1413-1421) Canik ve Samsun yöresini fethetmesinden sonra, aradaki dostluğun mutlaka bir gün bozulacağını hesap eden Cenovalılar, Amasra kalesinin girişlerine, iç-kapı, dış-kapı ve yeni savunma kuleleri yaparak güvenlik önlemlerini arttırdılar. Türklerin bölgeye girişi ise saldırganca değil, uygarca devam etmekteydi. Mesela 1418’de, “Eflagan’a (Eflani’ye) bağlı Afşar Divanı Amasra’ya oldukça yakın bir noktada, Bartın’ın şimdiki Kutlubey Hamza ve Tuzcular köylerini kapsıyordu ve burada “alim, fazıl, dindar Türkler” yaşamaktaydılar. Bu köyler o zaman Arz-ı Saltık ve Arz-ı İlyas adlarını taşıyordu. Düzenlenen bir vakfiye ile de her iki köy, Tarak bin Ömer bin Gecen’e tahsis edilmişti. Gerek bu bilgin kişi, gerekse vakfiyede tanık olarak adları bulunan; Fasih bin Yahya, Fakih Sadeddin, Sendel bin Mustafa,Evhad bin Karaman, Turbey bin Turbey, Eflani’den Bartın’a ve Amasra dağlarına kadar uzayan yörede yerleşik düzene geçen, zaviyelerini, camilerini kuran, vakfiyeler Türkmenlerin varlığını kanıtlamaktadır.

Sultan II. Murad (1421-1451) zamanında da yürürlükte olan Osmanlı-Cenova antlaşmasına rağmen giderek Türkleşen Karadeniz kıyılarında. Hıristiyan gemilerinin biricik durumundaki Amasra’nın daha uzun süre elde tutulamayacağı Cenova hükümetince artık biliniyordu. 1434’te Kefe Konsolosluğuna bir emir gönderilerek Amasra kalesinin ve buradaki garnizonun ihtiyaç duyduğu paranın sağlanması istenmişti. Amasra’daki gemici-tacirler ise, ağırlıklarını ve mağazalarını yavaş yavaş Galata ya taşımaktaydılar. Öte yandan. 1421 -1436 yılları arasında Milano Dukalığı’nca işgal edilen Cenova da eski gücünü kaybetmiş durumdaydı. 1433’te ise sonuncu Cenova-Bizans çatışması vuku buldu ve bu nedenle de Doğu kolonilerinin hem merkezle bağlantıları, hem yönetimleri başlı başına bir sorun teşkil etmeye başladı. Bu bakımdan. Anadolu’daki kolonilerin muhafazası için Osmanlılara karşı belki de ilk kez samimi bir yaklaşım öngörüldü.

Sırbistan’a yaptığı seferde, Despot George Brankovich’in oğullarını tutsak alan II. Murad. Edirne’ ye getirdiği prenslerden Greguar’ı gözaltında tutulmak şartıyla Amasra kalesine diğerini de Tokat’a gönderdi. Bundan anlaşıldığına göre. Osmanlı Padişahının Cenovalılar’a güveni vardı veya en azından, kaledeki sorumluların Greguar’ı salıverme gibi bir cesareti göstermeyeceklerini biliyordu. Fakat 1444’te, Brankovich’le anlaşınca, prenslerin memleketlerine dönmelerine de izin verdi. (Amasra Kalesi’nin bir defa da 18.yy sonunda, siyasal bir karar sonucu Fransız tutsakların hapsedilmesinde kullanıldığı ileride görülecektir.)

Kefe’nin ve buraya bağlı Amasra’nın yönetimleri başlı başına bir sorun olunca 1449’da çıkarılan yeni bir tüzükle Amasra Galata’ya bağlandı. Kefe’nin buraya ayırmakla yükümlü olduğu ödenek tutarı da yarıya indirildi. Fatih Sultan Mehmed’in (1451-1481) ilk saltanat yıllarında. Osmanlı – Cenova ilişkileri giderek gerginleşti. Galata’daki Ligorya toplumunun İstanbul’un fethi sürecinde izlediği iki yüzlü politikayı önlemek  için  Fatih’in  Podesta’ya gönderdiği  Berat-ı  Hümayun; Cenevizlilere, öteden beri sahip bulundukları ayrıcalıkları, ancak tarafsız kaldıkları takdirde koruyabileceklerini hatırlatıyordu. Fakat, Galata kolonisi kuşatma günlerinde Bizans’a yardımdan yine de geri durmadı. Bunu öğrenen Fatih, yakın danışmanlarına “Ejderi öldürdükten sonra yılanın (Cenova’nın) başını ezmeye yemin ettiğini” açıklamıştır. Nitekim şanssız siyasetleri, Cenovalılar’a. Doğu kolonilerinden ebediyen çekilmek sonucunu kısa zamanda getirmiştir. Fetihten sonra bağlılık bildirmek ve gelecekleriyle ilgili kararı öğrenmek üzere Fatih’e başvuran Kefe ve Galata temsilcilerine açıklanan yeni şartlar oldukça ağırdır. Osmanlı hazinesine her yıl tüm koloniler için toplam 12 bin duka altını ödenecektir. Bu meblağ dışında Türk iskelelerine ve Boğazdan çıkış için gümrük vergisi ödenmesi de söz konusudur. Galata ise 1454’te Sultanın ettiği yeminin gereği olarak zapt edilmiştir.

1454 Osmanlı – Cenova anlaşmasının en ilginç özelliği Amasra’nın kapsam dışı tutulması olmuştur. Bunun anlamı, en kısa zamanda burasının alınmasına karar verilmesidir. 1455’te Cenova’nın doğudaki kolonilerini denetlemek için gönderilen olağanüstü yetkili Müfettişler, aynı zamanda Kefe’ye ve Amasra’ya savunmaları için gerekli bir miktar mühimmat ve silah ile asker getirmişlerdir. Bu yeni yardımı, sözü edilen kolonilerin yönetimini üstlenen Banca Di San Giorgio’nun finanse ettiği biliniyor. Amasra’nın durumunu inceleyen Müfettişler buraya sadece 30 asker bırakmışlardır. Banka’ya verdikleri raporca da artık bu kalenin elde tutulamayacağını bildirmişlerdir.San Giorgio Bankası da Papa Calixtus VI’ya bir muhtıra sunarak “Karadeniz kolonilerinin gittikçe artan Türk istila tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu, Amasra’nın ise ilk hedef olduğunu” duyurmuştur. Foça, Limni, Taşoz ve Enez’in bırakılmasından sonra Anadolu yarımadası üzerindeki biricik koloni durumuna gelen Amasra’yı Cenovalıların ısrarla tutmak isteyişlerinin asıl sebebi, kuşkusuz buradan sağladıkları kazançtı. Çünkü burası, Kuzey Karadeniz ile İç Anadolu arasında bir üs ve liman pazarı idi. Cenovalı korsan tacirler, Kefe ve Sudak’da yakaladıkları veya ehven fiyatla satın aldıkları Rus, Tatar, Çerkez, Gürcü esirleri gemilerle Amasra’ya getirerek burada Türk esir tacirlerine yüksek fiyatlarla devretmekteydiler. Bu durum, Cenovalı tüccarlar kadar, Türklerin de işine gelmekteydi. Hatta denilebilir ki, uzun zaman Amasra’nın fethi yönünde bir girişimde bulunamamasının ardında, Osmanlı – Cenova antlaşmasının olduğu kadar, köle ticaretini aksatmama kaygısı da vardı. Fakat, son yıllarda, gemicilerin çevre Türk köylerine baskınlar düzenleyerek yakaladıkları köylüleri de satmaya başlamaları, Osmanlı hükümetinin daha fazla gecikmeden müdahalesini gerektirmiştir.

Yaklaşık iki yüzyıl kadar süren Cenova döneminde, Amasra’nın nasıl yönetildiği konusunda yeterli bilgiler yoktur. Bilinenler; merkezdeki demokratik kurallara paralel olarak uzaktaki kolonilerin yönetimi için her sene ya da daha uzun müddetle birer vali gönderilmesi ve bunların dönüşlerinde hükümete yaptıkları çalışmalarla ilgili raporlar sunmalarından ibarettir. Doğu kolonilerinin başlıcaları sayılan Sakız Adası, Foça, Galata, Samsun, Amasra ve Kefe’de görev yapan ve “Podesta” denilen geniş yetkili bu yöneticiler, Cenova’ya dönünce bir yıl, merkezde önemli bir görevde bulunur, tekrar bir koloniye gidebilirlerdi. Amasra’daki Cenova yönetimi konusunda F.W.Hasluck şu açıklamalarda bulunuyor: “1404’te gördüğümüz gibi (yani Clavijo’nun uğradığı zaman) Samastro Cenova’ya bağlı bir şehirdi ve Cenova’dan atanan bir Konsolos tarafında yönetilmekteydi. Diğer memurlar ise doğrudan Pera’dan (Galata’dan) atanmaktaydılar. Bu yönetim daha sonra değiştirilerek şehir, Pera yerine Kefe’ye bağlandı. Her ne kadar 1449’da Amasra’nın denetimi bir kez daha Pera’ya bırakıldıysa da Kefe Yönetimi, Amasra kalelerinin yarısından hala sorumluydu. Çünkü, bu iki koloninin bağımlılığı çok yönlüydü ve aralarındaki ticari-idari ilişkiler kesilemezdi.

Anadolu’nun her tarafında sanıldığı gibi, Amasra’da da geçmişe ait herşeyin “Cenevizlilerden kalma” olduğunun ileri sürülmesinin ardındaki gerçeklerden teki; bu çıkarcı topluluğun, ele geçirdikleri kalelerin duvarlarına kendi amblemlerini yerleştirmiş olmalarıdır denebilir. Amasra Kaleleri bu bakımdan oldukça zengin bir koleksiyon yansıtır. Hasluck’un tespitlerine göre, Galata ve Kefe armalarında, Podesta ve Tatar Hanı blazonlarına da yer verilirken Amasra’da “Doc-Cenova-Konsolos” blazonlarını içeren taş armalar vardır. Blazonlardan ortadaki genellikle “haç”tan ibaret Cenova şehrinin amblemi; bunun sağında, Cenova’yı yöneten Doc’un aile amblemi; solunda da Amasra’da Cenova yönetiminin temsilciliğini yapan Konsolos’un yine aile arması görülmektedir. Doc amblemlerine dayanılarak yapılan tahminlerde, Amasra armaları, 1360’lı yıllardan 1451’e uzanan yaklaşık doksan yıllık süreyle ilgili bulunmuştur. İki ayrı zamanda (1339-44 ve 1361-63) Cenova Doc’u olan Simone Boccanegra’ya ait olan ve Cenova armasıyla birlikte iki blazonluk bir arma oluşturan taş; iç kalede yüksekte kalan kapının üstündedir ve bu, Amasra armalarının en eskisi kabul edilmiştir. Yine Amasra armaları arasında, Cenova’yı işgal eden Milano Dukası Visconti’nin yılanlı armaları ile, ünlü D’Auria ailesini temsil eden kartallı blazonlar da görülür. Bazı armalarda dikkati çeken kazımak suretiyle yok edilmiş amblemler ise; Cenova’da iki ayrı zamanda yaşanan Fransız işgali (1393-1413) ve Milano işgali sonlarında, bu yönetimlere duyulan kinle ilgili görülmektedir Cenova’da ve kolonilerde, işgal yıllarında binalara yerleştirilen armalardaki yabancı amblemleri bilahare kazınmıştır. (Yeri gelmişken hemen belirtmeli ki, Hasluck’un iddia ettiği gibi, bu armalar üzerinde “Türklük duygusu ile çirkin şekilde kazımalar söz konusu değildir ve “haçlı” blazonlara dahi ilişilmemiştir.) Armalarda; Adorno, Fregoso, Poggio, gibi, ünlü Cenova Doc ailelerinin blazonları ile birlikte, Gazano(?), Luxardo, De Zoagli, De Montenegro(?), De Ghizolfi, Malaspina(?), Boccanegra, D’auria, adlarındaki Lituryalı ailelerin blazonları da bulunmaktadır. Bu amblemler, Amasra’da konsolosluk yapan görevlilerle ilgilidir.

 

XII. Amasra’da Cenova Armaları (14. ve 15.yy’lar)

I-Genoa

Il-Visconti

Ill-Adorno

IV-Fregoso

V-Boccanegra

Vl-Doria

VII-Poggio

Vlll-Luxardo

IX-Malaspina(?)

X-de Ghizolfi

XI-De Zoagli

XII-?

Xlll-Montenegro(?)

XIV-Gazano

XV-?

XVI-Zoagli

 

Podesta ve Konsolos ailelerin, simgeleyen bu blazonlar, ikili ve üçlü gruplar halinde armalara işlenmiştir.

(I-V-VII ve XVI. tarafımızdan çizilmiş; diğerleri F.W.Hasluck’un “Genoese Heraldry” adlı makalesinden alınmıştır.)

 

Bunlardan, Boccanegra ambleminin en geç 1360’lı yılları işaret ettiği yukarıda belirtilmişti. Diğerleri ise 15. yy’ın ilk yarısına ait muhtelif tarihleri düşündürmektedir. Doğu Kapısı’nın lentosunda dikkati çeken ve hemen alttaki kısa kitabeden 1432 yılında, yani Milano Dukası Visconti’nin Cenova’yı işgal ettiği sırada konduğu anlaşılan armalardan kazınmış olanı, kuşkusuz Visconti’nin amblemiydi. Fakat, kalenin güneye bakan yüksek burçlarından birinde kazınmamış bir Visconti blazonu görülür. Tahminlere göre, bu kolaylıkla ulaşılamayacak bir noktada bulunması sebebiyle kazınmaktan kurtulmuştur. Arma tertiplerinden en güzelleri ise İçkale Kapısı’nın üstünde bir niş içindeki Cenova Haçı ile altındaki Poggio, Genova ve Malaspina kalkanları ve bu kapının sağında kalan büyük burcun cephesinde beyaz mermere işlenmiş Cenova, Luxardo ve sağdaki kazınmış üç blazonu ihtiva eden armadır. Baruthane duvarında görülen ve sırasıyla D’auria’nın, Cenova’nın, Fregoso’nun ve yine D’auria’nın blazonlarından oluşan bir başka armanın altında ise Ansaldi de Auria’nın Konsolosluğu’na temas eden kısa ve Gotik harflerle bir kitabe bulunmaktadır. Gerek bu kitabe; gerekse Prof. S.Eyice’nin bir bahçede bularak incelediği (Halen Amasra Müzesindedir) armada yer alan “1424(?) de Bartholomaei De Zoalio’nun idaresi zamanında” ibaresi; Cenovalı Konsolosların, kale içinde bir takım bin binalar yaptırdıklarını veya onarımlara teşebbüs ettiklerini düşündürmektedir.

 

 Amasra Blazonlar

Üç blazonlu mermer bir Cenova arması. Solda Doria, ortada Cenova armaları görülüyor. Sağdaki İki bölümlü blazondan soldaki yine Dona armasıdır; sağındaki ise şimdiye kadar Amasra’da bir örneğine rastlanmayan beş çiçekli bir başka amblemdir. (Yazarın bahçesindeki kale duvarında bulunan bu armanın fotoğrafı Murat Alper tarafından çekilmiştir.)

 

 Amasra Kalesi

Hisar-peçe aralığından Amasra kalesinin güney surları. Zamanla yıkılan yerleri, tabiat, incir, sarmaşık, kabalak, yabani anason, baldıran, vakvak çiçeği ile kapanmaya çalışmaktadır. (Cahit Akman, 1987)

 

Cenovalıların Amasra’yı terk etmesinden sonra doğan bir halk efsanesi ise buradaki limanın ve kalenin, Lituryalı gemicilerce ne ölçüde sevildiğini, unutulmadığını, özlendiğini vurgular:

Bazen Amasralı Türk gemicilerin yolu Cinivizin memleketine düşermiş. Amasra’yı Fatih’e teslim edip buradan kaçan kafir, limana adam gönderip Türk gemiciyi evine çağırırmış. Yatalak yaşlı ama hala akıllıymış. Amasralı Türk’e sorarmış:

-Ah benim çiçekli kalelerim! Yine çiçek açtı mı?.. Dul kadınlar doğurdu mu?”

Gerçekten de Amasra kalesi, bütün bir bahar ve yaz boyunca, taşların arasından, beyaz armaların çerçevelerinden fışkıran vakvak (Aslanağzı), papatya çiçekleri ve koyu yeşil sarmaşıklarla özlenecek bir güzellik aksettirir.

 

 

Amasra Kalesi

Amasra (Zindan) Kalesi’nin kuzeydoğusunda kalan içkalenin denizden görünümü. 

  

Sponsored Links