Amasra’da Osmanlı Yüzyılları

Amasra Tarihi

amasra_boztepe

Yitirdikleri çiçekli kalelerin özlemini uzun zaman duyan müstemlekeci Cenovalılar, arkalarında korku acı ve sefalet bırakarak bölgeden ayrılmışlardır.

Özellikle 14.yy ikinci ve 15.yy ilk yarılarında, kaybetme telaşı içinde, soyguna baskına ağırlık verdikleri anlaşılan Cenovalı korsan-tacirlerin; Sinop’la Ereğli arasındaki kıyı kesiminde bir “Ciniviz zulmü”nü temsil ettikleri kuşkusuzdur. Bu olgu; Gidoros, Kromna (Tekkeönü) ve Tion (Filyos) iskelelerinin sönmesine yol açarken içerilerde de yeni yerleşim yerlerinin doğmasına ve Türkleşme sürecinin hızlanmasına imkan vermiştir. Sözgelimi, Kromna Kale-iskelesi bir korsan yatağı olarak barınılmaz duruma girince buranın halkı iç kısımlara çekilmiş; gelen Türkmenlerle birlikte “Demirciköy” kurulmuştur. Aynı şekilde Filyos ve Bartın vadilerinde de kıyıdan uzak yeni köyler ve kasabalar, sözü edilen dönemde yoğun Türkmen göçleriyle beslenerek ortaya çıkmıştır.

Karaevli, Çepni, Avşar, Dodurga, Bayat, Saltuklu, Artuklu, Bozoklu, Alaplı, Çandarlı, Yörüklü… boylarından olup el-Ömeri’nin deyimiyle “Paflagonya’dan Bizans’ın eski kıymetli topraklarına akan’ ‘ Türkmen aileleri; Karluk, Kalaç, Çiğil, Kiymak, Uygur uluslarının kopuntularıyla hatta, 12.yy’da Ukrayna bozkırlarına yayılmış bulunan Kıpçak/Kuman Türklerinden deniz yolu ile bu tarafa geçen kalabalıklarla kaynaşarak terkedilmiş eski Bizans köy ve kasabalarının topraklarına yerleşmekteydiler. Ulus, Eflani, Bartın, Arıt yörelerinde hakim unsur bunlardı. Anadolu tipi köy yaşayışı, bu gelenlerle Amasra’ya en yakın yörelerde daha 13.yy sonlarında başlamıştır. 14.yy boyunca ise Amasra ve çok yakın çevresi dışında Kuzeybatı Anadolu’nun Türkleşmesi süreci tamamlanmış bulunuyordu. El-Ömeri, Mesalikü’l-ebsar’da Kastamonu bölgesinin (-ki bu bölge Amasra ve Bartın’ı da içine alır) Karadeniz üzerinden karşı yakaya, Suğdak ve Azak’a en yakın yer olduğunu Kıpçak, Hazar ve Bulgar topraklarına denizden kolayca ulaşılabilindiğini, bölgede kırk şehir bulunduğunu…”‘yazar. Şu halde, Canik ve Ilgaz dağlarını aşarak Bartın ve Filyos vadilerine inen Türkmen boyları ile Karadeniz’i geçip gelen Kıpçaklar; Türk yönetimlerinin, boyların ayrı yerlerde yerleşmelerine izin vermeyen siyasetleri gereği yeni kurulan köy ve kasabalarda kaynaşmaktaydılar. Kıpçak, Ağaçeri, Uygur göçlerine çoklukla sahne olan Bartın vadisi, Amasra’nın fethinden hemen önceki yıllarda ilginç bir “Yabanlu Pazarı” görünümündeydi. Bölgenin dünyaca ünlü cins atlarını, kerestelerini, canlı hayvanlarını almaya gelen kara ve deniz tüccarları burada buluşmaktaydılar. Bartın bu özelliğini, Amasra’nın fethinden sonra daha ziyade belirginleştirmiştir. Cenovalılar’ın kıyıdaki ticari hakimiyetleri kapanınca; Amasra transit iskelesinin işlevi, Bartın nehir limanına geçti. Yabanlu (panayır) gelenekleri, geniş ve mümbit bir ardülke ve Amasra’ya iskan edilen Eflagunlu Türkmenlerin deniz ve ticaret deneyimlerinden yoksun bulunuşları bunun başlıca nedenleridir. Bartın pazarının, kısa sürede gelişip hareketli bir şehir görünümü alması ve Karasu mevkiindeki “Pazar” mahallinin güneydoğusundaki Karaköy’de iskana açılması, 15.yy sonlarına doğru gerçekleşmiştir. Gelişim sürecini tamamladığında ise “Bartın nam-ı değer Oniki Divan” adını almıştır. Bu divanlar (Muhtarlıklar) Bartın, Amasra, Gölpazarı, Zerzene, Kurucaşile, Perşembe, Çarşamba. Tefen, Yenice, Karaköy, Fermit, Kocanaz’dı. Bartın Çayağzı mevkiinde gemi yapımı geleneği de yine bu sıralarda başladı. Ceneviz zulmünden kıyı köylerini bırakan karışık nüfusun yerine ise iç kesimlerden küçük göçlerin olduğu; Kromna harabeleri üzerinde ve az ilerisinde Tekkeönü, Kurucaşile iskele köylerinin kurulduğu süreç de aynı şekilde 15.yy sonlarında yaşanmıştır

Öteyandan, Candaroğlu II.Süleyman (1385-92) tarafından Osmanlı hükümdarı I.Murad’a (1360-1389) bırakılan Eflagan Kalesi, son derece önemli stratejik konuma sahipti, Amasra’dan içerilere uzanan ticaret bağlantısı üzerinde burasının ve Arıt Kalesi’nin (Uzunçarşı) işlevi, tartışılmazdı.

Eflagan bir karakol olduğu kadar, Cenovalılar’a karşı Osmanlı Türklerinin savunma şatosuydu.

Nitekim, Ereğli’nin 1380’li yıllarda Cenovalılar’dan para ile alınmasından sonra Eflagan’ın da ele geçirilmesi ve “İsfendiyar İli’nde bir Osmanlı Ucu” olması; gerek bölgedeki Türkleşme, gerekse Cenovalıların Amasra’daki varlığı bakımından bir dönüm noktası sayılabilir. Yıldırım Bayezid döneminde (1389-1402) Taraklıborlu’nun (Safranbolu) yeni ve büyük bir başka pazar durumuna gelmesi, Ulus, Bartın, Filyos havalilerinin alınması ve bugün ki Zonguldak topraklarının -Amasra dışında- Osmanlı yönetimine girmesi; Eflagan hisarının bir Osmanlı ucu olmasından sonraki gelişmelerdir.

Denilebilir ki, Fatih; Amasra’nın fethinden sonra, Aşık Paşazade’nin deyimiyle “Eflagan ilinin ucundaki Hisarın halkını bu hisara (Amasra’ya) getirmek suretiyle, uzunca bir zaman, İsfendiyaroğulları’na, Cenovalılar’a karşı bir üs; yolların ve pazarların güvenliği bakımından da bir karakol işlevi yapan Eflagan kalesinin bu pozisyonunu Amasra’ya taşımayı öngörmüştür. Nitekim 16.yy’dan itibaren Eflani’nin önemini yitirdiği, adının da unutulduğu ve daha çok “Pazar” deyimi ile anıldığı Osmanlı belgelerinde görülebiliyor. Fakat Fatih’in tasarladığı üs ve karakol nitelikli Amasra Kale-limanı da gerçekleşmemiştir. Çünkü herşey bir yana, giderek büyüyen ve zenginleşen bir imparatorluğun sınırlarına katılan Karadeniz’in Osmanlı ekonomisi açısından pek de önemli bir yeri söz konusu olmamıştır. Bu bakımdan Amasra’nın, tarihinin en eski devrindeki gibi bir sığınma limanına dönüşmesi ve buna bağlı olarak da küçülmesi ve unutulması kaçınılmazdı.

Fetihten hemen sonraki tabloyu tahmin etmek zor değildir: Donanmadan bırakılan bir iki gemi, sayıları 100’ü geçmeyen kale muhafızı; 1460/1 kışı ıssız Amasra’sının tek canlılığıdır. Büyükada’daki manastırda yaşamlarını sürdürmeye kararlı birkaç papaz da bu yalnızlığı uzaktan seyretmiş olmalıdır. Eflagan’dan (•) kaldırılıp Amasra’ya iskanları buyurulan (Prof. Korkmaz’ın bulgularına göre yöresel ağız özellikleri itibariyle Kıpçak-Kuman asıllı oldukları sanılan) «uç halkının» kasabaya gelişleri en erken 1461 baharı ve yaz aylarında gerçekleşmiştir. Bu gelenlerin de nihayet 50-100 Ocak’tan ibaret düşünülmelerinde isabet vardır. Denizi ilk kez gören, dağ-yayla şartlarına alışık yeni Amasralıların, üçbin yıllık harap bir tarih sergisi içine nasıl düştükleri hayal edilebilir. Yüz yüze geldikleri kültür kalıntılarının, bazıları sağlam katedral ve kiliselerin, Roma bazilikasının -ki onlar bu yapıda, Anadolu Kervansaray ve Bedestenlerinin çizgilerini görerek bu en görkemli yapıya “bedesten demişlerdir.-antik tiyatronun, Nimfeumun, Nekropolün, Akropolün, Arterlerin ve Agoranın… Doğaldır ki hiçbirini tanımamaktaydılar.

(•)Bu “Eflagan” sözü hiç kuşkusuz (P)aflagon(ya) kelimesinden doğmuştur Bölgenin 12-15.yy’lar arasındaki Türkleşmesi sürecinde Eflagan biçimim almıştır Kimi araştırıcıların sandığı gibi, Eflak’tan buraya göceden Türklerin, eski yurtlarına benzeterek verdikleri bir isim değildir.

Kalenin kendilerinden önceki sahipleri Cenovalılar olduğuna göre, herşey onlardan kalma idi: Tümüne birden “Ciniviz yapısı” dediler. (Bu tanımlama şimdilerde bile geçerlidir) Liman hayatına uyum sağlama, eski ekonomik gelenekleri keşfetme, bunları canlandırma, yeni geçim kolaylıkları arama için de en azından iki nesillik bir süre tanımak gerekiyor. Şu halde Türk Amasralılar, Eflagan’dan getirdiklerin ve cedlerinin anılarını taşıyan rençperlik ve hayvancılık geleneklerini bir ölçüde bırakıp yine bir ölçüde denizci, balıkçı ve gemici olabilmeyi, ancak 16.yy’ın ilk yarısına doğru başarmışlardır. Ama, malzemesi taş ve ağaç olan mesken tarzlarını dört yüzyıl boyunca değiştirmeyerek kale içinde de berzah düzlüğünde de “çantı”larda barınmışlardır. Bu tipik Türk evi, henüz verimliliğini koruyan yakın koruluklardan kesilen kestane ve çamlarla inşa ediliyordu. 8-10 cm kalınlığında biçilen kalaslar, yatay sıralar halinde ve köşelerde birbirine giydirilerek penceresiz işleniyor; çatı iskeleti pedavra tahtaları ile

örtülüyor ve ihtiyaca göre bir iki aydınlık (hava penceresi) yapılıyordu. (Kiremit örtü, ancak 19.yy başlarında görülmeye başlanmıştır.) Çantı; kulluk denen kuru (harçsız) moloz taş duvarla çevrili bir alt katın üstüne oturtulmaktaydı. Kulluk, ilginç bir terimdir. Gerçi, “kul evi” (köle, hizmetçi veya asker evi anlamında) bu terimin karşılığıdır ama, Amasralıların ne köleleri, ne hizmetçileri ve ne de silahlı koruyucuları hiçbir zaman olmamıştır. Kulluk; inek, eşek, keçi barındırılan, otluğu samanlığı bulunan izbe bir yerdir ve buradan başlayan bir merdivenle çantıya çıkılır. Ataerkil yaşama düzeni gereği her çantı, ailenin “evli” gruplarına göre 2-3-4 “içer”(oda) ile bir “mutbak-içer”(mutfak)den oluşmaktaydı. Evli bir oğul, karısı ve çocukları ile bir “içer”de barınmak zorundaydı.

Amasra ve çevresinde yüzyıllarca benimsenin konut tipi: Çantı. Bu tek örnek Boztepe’de, Fenere çıkan yol üzerinde (Cengiz Eruzun-1985)

Türk Amasralıların, kalenin altında Hisar-peçe ve bunun önündeki hendek boyunca “Sıra dükkanları kurup limanlara yönelik alışveriş düzenine ısınmaları ise denizden kaynaklanan zorlamalarla kısa zamanda gerçekleşmiş gözüküyor. Çünkü patlayan veya patlama ihtimali gösteren her hava; Amasra limanlarına her milletten gemicileri atıyordu. Limana demirleyenler ise, yiyecek içecekten ticaret emtiasına, bakım ve onarım hizmetlerine dek bir yığın ihtiyaçla gelmekteydiler. Amasralılar ve kendileriyle soy boy yakınlıkları bulunan çevre köylüler, bu ihtiyaçlara ayak uydurma gereğini duydular. Kalafatçılık, ipçilik, yelkencilik, çıkrıkçılık,… Hem Sıra dükkanlarda (buraya sonradan Çekiciler Çarşısı denmiştir) hem köylerde tutundu. Makaracı, İpçiler, Demirci, Kalaycı, Felengit, Çanakçılar,., köy adları ile kasabadaki Çekicilik, bu eski mesleklerin anısını taşımaktadır. Fakat artık ne bir canlanma ve gelişme ne de eskilerle mukayeseyi düşündürecek bir imar söz konusu değildi. Amasra, yüzlerce yıllık bir kader ortaklığını, Ereğli ile sonuncu kez yaşıyordu. İlkçağ’ın bu iki hareketli, varlıklı limanı, 10.yy’dan sonra girdikleri sönükleşme sürecini Osmanlı çağında da birlikte geçirdiler. 1452’de Boğazkesen Hisarı’nın yapılışı sırasında taş yapıları hatta rıhtımları sökülerek manavlarla İstanbul’a götürülen Ereğli, 16.yy’da deniz ticaretindeki önemini de kaybetti. Mütegalibe ayanların oyuncağı olduğu daha sonraki yüzyıllarda ise yabancı gezginlerin belleklerinde büyüleyici doğal güzelliğiyle yerleşen pitoresk ve romantik bir kıyı kasabasıydı ve Bender-Ereğli olarak anılıyordu. Aynı olgu ve aynı güzellik yoksul Amasra kasabası için de söz konusuydu elbette. Buna karşılık iç kısımda Safranbolu Bartın gelişmekteydi. Önceleri şimşirden kaşıkları tarakları ile ünlenmiş bulunan ve “tarak pazarı” anlamında Taraklıborlu adını taşıyan Safranbolu; daha sonraları tabaklanmış renkli derileri dövme bakırı ve en çok da safran ürünü ile tanındı ve bu adı aldı. Padişah üfürükçüsünden Sadrazama dek yetiştirdiği her sınıftan insanları sayesinde de zengin, bayındır, işlek bir kent havasına büründü. Bartın’ın ise keresteciliği, pazarcılığı, her tarafta ısrarla aranan terbiye edilmiş doğan ve şahinleri meşhurdu. Girişimci halkı, 18′.yy’a dek burayı yörenin ticaret merkezi konumuna getirecektir. Irmak boyundaki su hızarlarından ötürü “Dolap”; ticari etkinliği fazla limanı sebebiyle de “Nehr-i Bartan iskelesi”; resmi yazışmalarda da “Oniki Divan nam-ı diğer Bartın” olarak anılmaktaydı.

15. yy’ın fetihten sonraki kırk yılı için ne Amasra ne de Bartın için arşiv belgelerine rastlanamamıştır. Fakat tek belge, Fatih’in bir Hükm-ü Hümayunu (Padişahlık buyruğu) olup-Amasri Kadısına yazılmıştır. Hicri 879 (M.1475) tarihini taşımakta olup Kostantiniyye’den (İstanbul’ dan) gönderilmiştir. Belgedeki konu Amasra’yı ilgilendirmiyor. Yusuf Fakih adında birisiyle karısı ve* kız kardeşi arasındaki para uyuşmazlığının halledilmesi istenmektedir. Fakat bu belgede “iftiharu’I- kuzzat ve’l-hükkam Amasri Kadısı damme-fazlihu” nun adının geçmesi önemlidir ve bu fetihten sonra Amasra’nın bir “kaza” (kadılık) olarak örgütlendiğini doğrular.

  

Sponsored Links