20. Yüzyılın Amasra’sı

Amasra Tarihi

1901’de yayınlanan Kastamonu Vilayeti 1317 Senesi Salnamesi, Amasra’nın 20.yy başındaki durumunu oldukça geniş açıklamaktadır:

Nahiye Müdürü Şevket Bey, Naib Hasan Raşid Efendi, Vergi Katibi Hüseyin, Belediye Reisi Tahir Bey, azalar Ahmed ve Mustafa Efendiler: katib ve Sandık Emini İbrahim, Liman Reisi Yüzbaşı Ömer, İdare-i Mahsusa Acentesi ve Fener Memuru (Haydudoğlu) Mustafa Bey’dir. Bunlardan ikisi tanınıyor: İbiş Ağaoğlu Tahir Bey, Belediye Başkanlığını sürdürmektedir. Mustafa Bey ise o yıllarda Amasra’ya uğrayan Batılılarca aranan popüler bir kişidir. Kasabanın eski eser meraklısı ve kılavuzu odur. Görevi gereği de gelen gidenlerle yakın ilişkisi söz konusudur. Evinde yazılı, armalı taşlardan bir de koleksiyonu vardır.

Amasra Fotoğrafı
1925’te Amasra’nın güneyden alınmış bir fotoğrafı. İsmail Habib Sevük’ün “-Görsen yazık dersin. Görmesen yazık edersin!” dediği; eşsiz bir tabiat ve tarih varlığının, sefaletten kararmış manzarası. (Bu fotoğraf, şimdilik, Amasra’nın en eski resmi durumundadır)

Amasra Kalesi “Ümera ve Zabıtanı”, Kolağası Niyazi, Tabib Yüzbaşı Tahir, Eczacı Mehmed Emin Efendiler, Yüzbaşı Ali Ağa, Mülazim Abdullah ve Cebehaneci Mehmed Çavuş’tur. Yüzbaşı Tabib Tahir Efendi, eski Amasralıların rahmetle andıkları bir zat bilinir. Küçük Liman’daki ahşap askeri dispanserde (-ki halk arasında hastane denilirmiş- bu bina bilahare uzun zaman Muhtarlık olarak kullanılmıştır) on yıldan fazla hizmet etmiştir. Bir yandan, askeri hekimliğini sürdürürken bir yandan da İbtidai Mektebi’nin fahri Eminliğini üstlenmiş; yeni kuşakların okuması için çaba harcamış; halk sağlığını tehdit eden tifo, kolera, veba salgınlarına karşı önlemler almış; ayrıca halkı kuyu suyu içme alışkanlığından vazgeçirerek “ağulu” sanılan Askersuyu’na alıştırmaya çalışmıştır.( Askersuyu’nun öyküsü şudur: Amasra kalesinde topçu askeri olan Ordulu Hüseyin, üç beş kuruşluk harçlıklarını biriktirmiş; terhis olunca bu para ile, Kuşkayası yakınındaki eski bir pınarı ihya için bir çeşme yaptırmıştır. Onun mütevazı çeşmesindeki kitabede “Sahıbu’l-hayrat ve’l-hasenat Amasra’da topçu askeri Ordulu Hüseyin 1311′ (1895) okunur. Suyu fevkalade güzel olan bu çeşmenin çevresi, 1929’da Bartın Belediyesince imar edilerek bir piknik mahalli hazırlanmıştır.)

Salname, Amasra için önemli bazı rakamlar da verir: Bartın’ın 35258 nüfusuna karşılık Amasra ve köylerinin toplam nüfusu 19400’dür. Bartın’da 193 mahalle ve köy; Amasra’da 4 mahalle 90 köy vardır. Mahalleler, hane/nüfus sayıları ile şunlardır: Sormagir 115/518; Zindan 104/512; Kum 75/352. Görülüyor ki iskan ağırlığı henüz kalelerdedir ve düzlükteki Kum Mahallesi gelişmemiştir. Köylerden, kasabaya yakın olanlar ise Şah Karyesi (Kaleşah Mahallesi), Kazpınarı, Yestanlar (Bostanlar), Gömü, Makaracı, Piri (İnpiri), Şeyhler (Çakraz)’dır. Amasra’daki yegane gayrimüslim ise Bartın’dan gelerek buraya yerleşmiş olan Rum Taneşaki’dir. (Taneşaki gizli emellerle Amasra’ya yerleştiği Balkan Savaşları sırasında anlaşılmıştır.Amasra Rüştiyesinde okuyan oğlu kaçıp Bulgar Ordusuna katılırken o da Yunan Donanma Cemiyetine 90 Altın bağışta bulunmuştur.)

İskele başındaki Cami, Tahir Hoca ile Bartınlı Abdullah Efendi’nin öncülüğünde yeni tamamlanmıştır. İkmal edilmiş bulunan Bartın şosesine rağmen, deniz ulaşımı yine rağbettedir ve haftada bir gün İdare-i Mahsusa vapuru Büyük Liman’a uğramaktadır. Bu limanda bir de karakol vardır. Yelken gemiciliğinin geliştiği de anlaşılmaktadır. Amasralı zenginlerin sahip oldukları 40 ila 100 tonluk yelkenlilerin sayısı otuz civarındadır ve bunlar iskelede oldukça önemli bir ticaret filosu oluşturmaktadır. Bunlarla Karadeniz ve Akdeniz limanlarına “sermaye” (mamul eşya) ve navlun götürülmektedir. Dönüşlerinde ise bir miktar (kasaba ihtiyacı ölçüsünde) tuz, şeker, çay, gazyağı, vb. maddelerle manifatura getirilmektedir. Kasabada üretilen çekici işleri (havan, öreke, kavata, sap vs) yelkenlilerin başlıca hamulesidir. Sıra dükkanlarda faaliyet gösteren tezgahların sayısı, evdekilerle birlikte yüzelli civarındadır. Rusya ve Romanya’ya Amasra ile öteki yakın iskelelerden yaş meyve de yüklenmektedir. En çok da elma ihraç edilir. Fakat, Amasra köylerinde yetiştirilen sınırlı ölçüdeki tahıl, mısır, patates, mercimek, nohut, armut, erik, kiraz, ve sebzeler; halk tarafından tüketilmekte satışa sunulmamaktadır. Bu tarihlerden tam yüzyıl önce, Jouannin’in 1803’teki açıklamaları; “Amasra’nın toprağında yetişen elmaların hiçbir ileri ülkede rastlanmayacak kadar güzel; fakat bu kasabadaki ticaretin ise bununla tamamen ilgisiz” olduğu şeklinde özetlenebilir. Jouannin ilave eder:”Ancak Amasralılar İstanbul’a inşaat malzemeleri öteberi almaya geldiklerinde, alışveriş yaptıkları kişilere bir miktar hediye elma getirirler. Kasabada çalışan ağaç sanatkarlarının ürünlerini getiren yelkenlilerde de belki biraz elma bulunur.” Yabancıların izah edemedikleri veya bilmedikleri gerçek; Amasra’yı değil bütün Anadolu’yu ilgilendirmektedir: Parasal sıkıntılar sonucu daha 18.yy sonlarında uygulamaya konan “Mardiyye” (Mart ayı vergilendirmesi) yöntemi, halkın bağ bahçe tarımından kaçışının başlıca nedenidir. Bu fahiş meyve vergisi, bahçeciliği bir geçim yolu olmaktan çıkartmış, hatta çoğu kimse bahçesindeki ağaçları kurutarak (kesilmesi yasaklandığından) Mardiyye belasından kurtulmaya çalışmıştır. Bununla birlikte, Amasra’daki elma bahçeleri 20.yy başında yine da epeyce bir varlık gösteriyordu.

İskelebaşı (Merkez) Camisi. 20. yy başında yapılmış, 1970’te onarım görmüştür. (Cahit Akman 1987)
İskelebaşı (Merkez) Camisi. 20. yy başında yapılmış, 1970’te onarım görmüştür. (Cahit Akman 1987)

Öyle anlaşılıyor ki Amasra; 20 yy’a oldukça müsait şartlarla girmişti. Fakat buharlı gemilerin deniz ticaretinde birden ön sıraya geçmesi; kasaba armatörlerini iflasa sürüklemiş; onlara bağlı şekilde Çekici esnafı da ürettiklerini satamaz duruma düşmüşlerdir. Kısa bir süre sonra patlak veren savaşlar ise dolaylı olarak iktisadi çöküntüyü hızlandırmış; erkeklerin büyük çoğunluğunun askere gitmesiyle Demirci Deresi ile Cevizlik vadisindeki bahçeler yüzüstü bırakılmıştır. Eski çağlarda bir balık salamurası merkezi olduğu bilinen kasabanın bu özelliği Osmanlı döneminde unutulmuştur. Ancak Marmara kıyılarında oturan “Katırlı Rumlar”ın, her sene Nisan ayında, Amasra’ya kendi yelkenlileri ile gelerek birkaç ay kaldıkları, bu arada bol balık avlayıp teknelerinde tuzladıkları, pastalya adını verdikleri bu salamuraları memleketlerine götürdükleri bilinmektedir.

Osmanlı Devleti, Rusya’dan yönelecek ani baskın ihtimallerinin tedirginliği içinde, kıyı tahkimatlarını bu yıllarda gündeme getirmiş; Boztepe ve kaledeki klasik birkaç tabyanın yerine, düzlükte, her iki limanın güvenliğini sağlayabilecek yeni bir topçu tabyası da Amasra’da tesis edilmiştir. Karargahı Küçük Liman’da bulunan Topçu birliğinin başlıca iki tabyası biri Büyük Liman’ da (Kumtabya) öteki Küçük Liman’da (şimdiki park yerinde) bulunuyordu. Herhalde bu yeni durum, halkın da Kum, Karaevler, Dereağzı semtlerinde oturmayı tercih etmelerinin bir gerekçesi oldu.
20. yy’a gelesiye Osmanlı Devleti’nin kasaba ve köylere kadar yeterince ulaşabilen bir kültür-eğitim siyaseti yoktu. Halk, her yerde olduğu gibi Amasra’da da mektep açıyor hoca tutuyordu. 19. yy’ın ikinci yarısında Hacı Mehmed Ali adında hayırsever aydın bir kişinin Büyük Liman’da bir mescit ve bitişiğinde de bir mektep tesis ettiği bilinir. Tahir Efendi adında bir hoca burada uzun zaman ders vermiştir. Amasra çocuklarının ilk yazı dersi almaları muhtemelen 1860’lı yıllarda bu okuldadır. 19.yy sonunda Kale içinde açılan taş mektep, Hisarpeçe’deki Müderris Mektebi, Çekiciler Çarşısı arkasındaki Elifba Mektebi, Hisar-Peçe Mektebi… adları tespit edilen diğer eğitim kurumlarıdır. Bunlara, öğretmenlerinin adları ile, Veli Hoca Mektebi, Tahir Hoca Mektebi, Haydar Hoca Mektebi, Kadana Hoca Mektebi… de denilmiştir. Kale’deki taş mektep, Küçük Liman’daki İptidai’nin yapılmasından sonra kız öğrencilere ayrılmış ve burada Hafıza Hanım denen çok
mutaassıp bir alaylı kadın hoca kız çocuklarına Kuran-ı Kerim ve yazı öğretmiştir.

Birkaç belgeden, Amasra’daki eğitim-öğretim işleri konusunda bir fikir edinilebiliyor.:

1. 25 Temmuz 316’da (5.8.1900) Amasra’da düzenlenen Mekteb-i İbtidai imtihanı ile bu okulu bitirenlere diplomaları verilmiş. “Amasri Mekteb-i İbtidaiyesi şakirdanından Uzun Mustafazade Mustafa Avni Efendi, Mekatib-i İbtidaiyede tahsili meşrut olan ulûm ve fünûndan lede’l-imtihan malûmat-ı müktesebesi derece-i kafiyede görülmüş ve binaenaleyh Maarif-i Umumiye Nizamnamesinin ondördüncü maddesi hükmünce mekatib-i Rüşdiyyenin herhangisini isterse bila-imtihan duhûle mezun bulunmuş olduğunu mübeyyin işbu şahadetname ita kılındı, fi 25Temmuz 316”

Mustafa Avni’nin diplomasında, okutulan dersler de şöyle sıralanmış:
Kur’an-ı Kerim, Tecvid, İlmihal, Ahlak, Sarf-ı Osmani, İmla, Kıraat, Tarih, Coğrafya, Hesab, Hüsn-ü hat. (Bunlar arasında bir müsbet bilim dersinin bulunmaması II.Abdülhamid dönemi eğitim politikasının blir gereğidir.) İmtihan Hey’etinde, imtihan yapmakla görevli “Reis-i Maarif” ,”Mümeyyizler” (Topçu komutan vekili, subaylar, Tahrirat Katibi, yerliden Sağırosmanzade,
Hatibzade vs.) ile Vekil Muallim-i evvel (Başöğretmen ve Muallim-i sani (öğretmen) de vardır. Düzenlenen Şahadetname, Nahiye Müdürü Ahmed Fehmi, Katib ve üyelerce de onaylanmıştır.

2. 8 Temmuz 1318 (21.7.1902)’de “Memur-u imtihan vekil-i reis-i Maarif” tarafından çıkarılan bir davetiyede: “Temmuzun 9. günü Rüştiye Mektebi şakirdanının imtihan-ı umumileri olacağı” hatırlatılarak ilgililerin okulda bulunmaları rica ediliyor… Şu halde, özel nitelikli Amasra Rüştiyesi, bu tarihten daha önce açılmış bulunmaktaydı.

Anlatıldığına göre, gerek İptidaiye gerekse Rüştiye üçer yıl süreli idiler. 1908 İnkılabından önce Amasra’ya sürgün gelen İttihatçı Mustafa Zeki Bey’in biraz da gençlere parti prensiplerini aşılamak için, Küçük Liman Mektebi’nde ilk özel Rüştiye’yi tek başına yürüttüğünü öğrencileri ifade etmişlerdir. Amasra Özel Rüştiyesini bitirenler, Bartın Resmi Rüştiyesinden de diploma olarak bir üst okula İdadiye geçebilirlermiş.

3. 10 Temmuz 327 (23.7.1911) tarihli “Hacı İsmail-zade Celil Efendi’ye (**) verilen “Amasra Mekteb-i İbtidaiyesine ait şahadetnamede” adı geçenin, mülkiye rüştiyesinin hangisine isterse imtihansız girebilmeye mezun olduğu onaylanıyor. Demek ki, İptidaiye o sırada resmi nitelikli imiş.

4. Eldeki tek Rüştiye Şahadetnamesi, “Amasra Mekteb-i Rüşdiyye Kısmına mahsus” olup 8 haziran 1330 (21.6.1914) tarihinde düzenlenmiştir. İmtihan konusu olan dersler: Kur’an-ı Kerim, Ulûm-u diniye, Musabahat-ı ahlakiye, Sarf ve na’ ‘-i Osmani, Tahrir ve Kitabet, İmla, Kıraat, Arabi (açık), Farisi (açık), Malûmat-ı Medeniye (açık), Hesab, Hendese, Coğrafya, Tarih, Hıfzü’s-sıha (açık), Eşya dersleri ve Ziraat, Fransızca (açık), Resim, Hüsn-ü hat, Elişi, Ezber.”dir. Bu diploma da Celil Efendi’ye aittir. Reis-i İmtihan ve Müdür-i Nahiye Mustafa Zeki’dir. Mümeyyizler, Naib, Düyun-u Umumiye Memuru, Fener Memuru, Orman Memuru, Sağırosmanzade Hasan’dır. Rüşdiye Muallimi Hüseyin Fehmi, İbtidaiye Muallimi Ali Galib Hoca ve Muallim Hafız Hüseyin, öğretim kadrosunu oluşturmaktadırlar. Fakat görüldüğü gibi, önemli derslerin birçoğu boş geçmiştir.

Mustafa Zeki Bey, bu yıllarda, İttihat ve Terakki’nin iktidarda olması sebebiyle aynı zamanda Amasra Nahiye Müdürü’dür. Onun, aydın, uyanık ve ileri görüşlü bir öğretmen ve yönetici olduğu anlaşılıyor. Birinci Dünya Savaşı çıktığı zaman, halkın iskele camisine toplanarak dua etmeye başladığını haber alınca oraya gidip etkili bir vaaz verdiği “selaten tüncina okumakla harb kazanılmaz: harb, silah para ve siyasetle kazanılır.” dediği uzun zaman unutulmamıştır. Amasralıların Mustafa Zeki’nin kasabadan ayrılmaması için, Küçük Liman’da Direklikaya’ya bakan bir burç üzerinde iki katlı güzel bir ev yapın kendisine hediye etmeleri ilginçtir. (•••)

5. Köylerde ise durum gerçekten hazindir. 3 Mart 1310 (16.3.1894) tarihli bir tutanak, Ali Obası köyünün, İmam ve muhtarlarının imzalarını taşıyor. “Köy halkından, maddi durumu müsait 17 kişiden, 4’er kuruş 10’ar para toplanarak 1308 senesinden kalma “Ramazan ayı hocasına olan borç” Ödenecektir. Köylüler yalnızca Ramazan ayında “hoca” yüzü görebilmekte, yapılan bu dini hizmetin karşılığını da iki yıl ödeyememektedirler.
(**) 1957-1960 arasında Amasra Belediye Başkanlığı yapan (ölüm 1973) Celil Tamer.
(***) Mustafa Zeki Bey, 1920’ye doğru Amasra’dan ayrılmış, sürgüne gönderilmiş, daha sonra İstanbul’a yerleşerek uzun zaman ticaretle uğraşmıştır.
1910’a doğru Amasra’ya gelen Arkeolog F.W. Hasluck: buradaki Cenova armalarını incelemiştir. Kasabaya ilişkin gözlemleri kısa fakat önemlidir: “Boztepe’de görülen evler, Ortaçağdan kalma bir şehir duvarı ile çevrilidir. Aradaki köprü (Kemere) bir Köprü kulesi ile korunmaya alınmıştır. Ayrıca bu köprü ve kule, Boztepe semtini de korumaktadır. Burada, Romalılardan kalma harap duble bloklar vardır. Amasra’nın tarihi özelliği Bartın’da yoktur. Kaldı ki 1910’da henüz tamamlanmamış yol nedeniyle büyük ölçüde yok edilen tarihi eserler, yine de bitirilememiştir. Opus reticulatum tekniği ile yapılmış olan Roma yapısı (Bedesten) adı ile anılmaktadır. Bu, şehrin bulunduğu noktaya göre kara kesimindedir. Yine bu alanda iki tapınak veya anıt mezar (mausoleum), birçok mezar, muntazam duvar sıralarını (taraçalar) hatırlatan daha başka kalıntılar ile bir kanal içerisinde Küçük Liman’a akan dere görülmektedir. Kent, birçok kez el değiştirmiş, fakat manzarasından pek az şey yitirmiştir.” Hasluck’tan başlıca şunları öğreniyoruz: Boztepe surları henüz kuleleri ile sağlam bir görünümdedir; Bartın şosesinin yapımında, Antik kentin kalıntıları önemli ölçüde tahrip edilmiştir; sözü edilen tapınaklar ve anıt mezarlar 1910’da henüz ayaktadır…
Kalelerin, sokak seviyesi üstündeki duvarları ile kulelerinin 1911’de sökülerek Büyük Liman mendireğinin yapımında kullanıldığını tanıkları yakın zamanlara kadar anlatırlardı. Küçük Liman – Büyük Liman arasında gidip gelen bir macuna ile birkaç mavna, surların ve kulelerin üst kesimlerinin taşlarını yaklaşık bir yıl süreyle taşıyıp durmuştur. Küçükada’ya bağlı bu ilk mendirek, 1912’de 60 metre bir uzunluğa kavuştuktan sonra bırakılmıştır. Şimdiye kadar bu mendireğin ne için ve kim tarafından yaptırıldığı meçhuldü. Oysa üç belgelik bir dosya, bu konuya açıklık getirmektedir: 1873’te Amasra ve Cide kömür yataklarının imtiyazını kırk yıl süreyle elde eden Serkis Balyan’ın taahhütleri arasında bir mendirek yapımı da vardı, fakat ocaklar yeterince çalıştırılmadığından bu iş yapılmamıştı, ölümünden sonra varisleri, imtiyaz süresinin dolmasına yakın hükümete başvurarak aile imtiyazını yenilettiler. Mukaveleye “…eski şartnamede yazılı liman ve şimendifer imtiyazının’da konulması için, yoğun girişimlerde bulundular. Konu, İstanbul’da Sadaret, Ticaret ve Ziraat Nezaretleri, Şura-yı Devlet gibi yüksek kademelerde uzun görüşmelere konu oldu. Bu arada Balyan ailesi de bir olup bitti hazırlamak düşüncesiyle ve önceki sürenin dolmamasından yararlanarak sözü edilen mendireği, kaleleri ve tarihi eserleri sökerek inşa etti.

Nihayet, 1913’te ‘mezkûr kömür madeni ile dekovil hattı temdidi ve liman inşası, Serkis Bey ve vereselerinin bir kusurları söz konusu olmadığı surette yapılamadığı ve imtiyazdan da bir fayda sağlayamadıkları dikkate alınarak dekovil hattının, liman yapımı ile birlikte kömür imtiyazının kırk sene daha varislerine verilmesi: hattın yalnız kömür nakline mahsus, limanın ise nakliyatı kolaylaştırmak maksadına yönelik bulunması dekovil hattının güzergahının Devletçe tayin edilmesi, liman projesinin de varislerce hazırlanıp Ticaret Nezareti’ne tevdi edilmesi…”yeni imtiyaz sözleşmesine yazıldı.
Bu yıllarda Zonguldak havzası ocaklarının giderek daha yüksek üretim istekleriyle karşı karşıya kalması; Amasra ormanlarından direk kesimini de hızlandırdı. Gerçi havza yönetimi Bahriye Nezareti’nindi ama, ocaklara egemen olan yabancı sermaye ve onların Türkiye’deki gayrimüslim ortakları, doğal tüm servetleri tüketerek çıkar marjlarını yükseltmeyi amaçlamaktaydılar. Osmanlı yönetiminin Alman nüfuzuna girmesi ile de tam bir sömürü yarışı başladı, bu konuda esasen mevcut olan ve değişik vesilelerle işlenen yüzlerce belgeye, üç yenisini katmakta yarar vardır:

1-“Çakraz iskelesinde sütun müteahhitlerine Maden-i Hümayun ocaklarının tehlikeden vikayesi için lüzum görünen sütun (maden direği) için sevk ve irsali hususunda bendenizi bu kerre Maden-i Hümayûn komisyon Reisi-i Bahriyesinden memuren Amasra’ya kadar geldim. Çakraz ve Göçkün ve şair iskelelere kadar gitmek fikrinde isem de muhalif-i hevadan yine Bartın cihetine avdet edeceğimden iskelelerde mevcud sütun var ise Hicaz Demiryolu i’anesiyle Techizat-ı Askeriyye i’ anesi verilmek ve orman rüsumu verilmeksizin sütunlarınızın sandallara tahmil ile sür’at-i seriyyede irsali hususunda gayret etmeniz tavsiye olunur. Fi 16 teşrinsani 322 (4.Aralık 1906) Bahriye Mülazim-i evveli ibrahim”
Kesim belgesi alanlar, ormanlara girerek diledikleri kadar ağacı kesmekte direk yapıp iskelelerde istiflemekte ve satmaktadırlar. Devlet, bunlardan Hicaz Demiryolu’na ve Silahlı kuvvetlere yardım almakla yetinmektedir.

2. Zonguldak Havzasında komisyonculuk, müteahhitlik vs. yapan Rum Savvas N.Savvides’in Amasra’da Süleyman İsmail Ağa’ya gönderdiği 19 teşrin-i evvel 326 (1 Kasım 1910) tarihli mektupta “-Amasra Cibayet Memuru Mehmed Bey’in, Çakraz köyleri ahalisine 15bin adet maden direği hazırlatması; bunun için Çakraz Muhtarı ve İmamı ile ihtiyar Heyetinin imzalarını ve mühürlerini taşıyan bir istidanın Bartın Orman memurluğuna gönderilmesinin sağlanması… Bu direklerin şevki konusunda ise Amasra ve Çakraz kayıklarının kullanılması, uygun bir havada Çatalağzı’na, hava elvermezse Zonguldak limanına boşaltılması… Havalar düzelinceye kadar (yani kış boyunca) Çakraz halkının boş bırakılmayıp uygun çaplarda direk kesmelerinin gerçekleştirilmesi… Amasra iskelesinde az sermaye ile iş yapan direkçilerin, şu sırada parasızlıktan darlığa duçar oldukları ve bu yüzden de ellerindeki mallarını münasip (!) fiyatla almanın mümkün olacağı, bunun müşterek çıkarları gereği olduğunu düşünerek alıp bir yere istiflemesi” yazılıdır. Aynı mektuptan öğrenildiğine göre “Zonguldak’ta ansızın kolera zuhur etmiş, yollar kordon altına alınmış, vapurlar karantina istasyonundan bile yolcu kabul etmemekte, Postalar çalışmamakta, Amasra’ya para havalesi mümkün olamamaktadır.” Bulaşıcı hastalık, işsizlik, parasızlık ve yol güvensizliği birer gerçekken bile çıkar kaygıları ön plandadır.
3. Amasra’nın Çakalkapanı mevkiinde 2 Haziran 1886 tarihli Taharri Tezkiresi ile bir kömür ocağı açan Demirci Mehmed Usta’nın, “bu ocağı bir süre Tophane Kolağası Ferhad Ağa (Amasra’da 1890’lı yıllarda Topçu komutanı olan) ile çalıştırdığı; fakat yeni bir damar bulamayıp 1860’larda Karadağlı Lazo’nun ocağından kalma ayaklardaki bir miktar kömürü çıkarıp Bodosaki adına İstanbul’a sevk ettiği; havzayla ilgili olarak 1892 senesinden daha gerilere ait hiçbir belgenin bulunmaması yüzünden daha sağlıklı bilgi edinilemeyeceği…”Gömü Muhtarı Çulsuzoğlu Tahir ile köy halkından Eskioğlu Hasan’ın ve Mehmed oğlu Hüseyin’in ortak tutanaklarında yazılıdır. Bu belge de Havzadaki kömür aramalarının gelişigüzel yürütüldüğüne bir örnektir.
Bütün bu olup bitenler içinde Amasralıların kazancı denilebilir ki, birkaç aile dışında hep sefalet olmuştur. Çocukluk çağını geride bırakıp iş hayatına yönelmek isteyenleri, işsizlik beklemektedir. Havzada Vakfı kebirlilerin iş gücü egemendir. Çevre halkı ise esasen madenciliğe yatkın değildir. Geleneksel düzeninde; sayıları 10-15 civarına düşen yelken gemicileri ile bunların himmetine ve merhametine sığınan gençler arasında “pulatka” sistemi geçerlidir. Bu, tayfalığı seçen kişinin, gemici patrondan müteakip sene için borç alması ve ileriki şartlar ne olursa olsun buyruğunda çalışmayı peşinen kabul etmesidir.

Müstakil Bolu Sancağı Salname-i Resmisi, Hicr-i 1334 (Miladi 1915) yılına mahsus ilk sayısında, Amasra’nın yüzyıl başındaki durumu için düşündürücü bilgiler vardır:
“Köylerde frengi yaygındır ve giderek tahribatta bulunmaktadır… Halkın denizciliğe yeteneği ve eğilimi görülmekte ise de eğitim seviyesinin çok düşük cehaletin de çok yaygın olmasından bu yetenek heder olmaktadır… Kasaba ahalisi, Askersuyu denen, bir saat uzaklıktaki gayet leziz menba suyunu içmemekte, yüksek oranda kireç ve koli içeren kuyu sularını tercih etmektedir. Killi olan arazide eski yöntemlerle yapılan tarım ancak bire beş dolayındadır. Genellikle patates, gül, fındık, zeytin ve dut yetiştirmeye elverişlidir…”
“Kasaba ve köylerinde 13 bin öküz inek ve manda bulunduğu tahmin edilmiştir. Fakat bunlardan ırk ıslahına tabi tutulması gerekmektedir. 90 bin hektara ulaşan ormanlarda meşe, gürgen ve kayacık çokçadır. Orman örtüleri, denize yakınlığı ve halkın bilgisizliği yüzünden sürekli tahrip edile gelmiştir. Ancak bazı kestanelikler şahıslarca korumaya alınmış; köy korulukları ise adi birer baltalık hükmüne girmiştir. Bunların, miri (devlet) ormanlar sınırına sokulması zaruridir… Kömür madenlerinden üçü faal olup diğer beşi Hicri 1300 (1882) senesine kadar çalışmıştır.”
“kasabada ve köylerinde 5 resmi mektep olup bunlardan biri ünas (kız) diğerleri erkek okullarıdır. Binaları devlet malı olmakla birlikte ihtiyaca cevap vermemektedir. İnpiri’de ise Maarif Nezaretinin kabul ettiği plana uygun bir okulun yapımına başlanmıştır. Nahiyedeki cami ve mescitler onaltıdır.”
Salname, ilk kez Amasra’nın doğal özellik ve güzelliğinden de söz eder: “Burası tabii güzelliğiyle şöhret kazanmıştır. Doğanın pek seçkin ve pek güzel ayrıcalıklarına sahip olup ne yazık ki acıklı bir bakımsızlık ve haraplık içinde yüzmektedir…” Bu kaynak, kasabanın köy sayısının 30’a, nüfusunun da 6826 erkek, 6447 kadın (13273)’e düştüğünü de haber verir. Ayrıca, uzun tarihinden bir bahis de bulunmaktadır. Bu bölümde, Kraliçe Amastris’ten, kalelerden, keçi ve öküz kabartmalarından söz edilmektedir.
1892’de kurulan Amasra Belediyesinin, şehircilik yönünden hiçbir çalışması olmamıştır. Tahir Beyin 1904’de ölümünden sonra bu makamı sırası ile Hacı Nuri-zade Hacı İbrahim, Alemdaroğlu Abdullah, Tuğlacı Mustafa, Alemdaroğlu Ahmed, Hacı Alemdar-zade Nuri efendilerin işgal ettikler, biliniyor. Bu sayılanlar ya doğrudan kaptan (yelkenli sahibi) veya kaptan çocuklarıdır. Bunlar arasında Alemdaroğlu Abdullah Kaptan’ın 1912-1915 arasındaki reisliği, buhranlı bir döneme rastlaması bakımından önemli olmuştur. Nuri Efendi ise, 1920’lerde devraldığı bu görevi 1930’da Belediye’nin lağvına kadar sürdürecektir.
1911’de tabyanın Sinop’a kaldırılması ile denizden gelecek saldırılara karşı savunmasız kalan Amasra, Birinci Dünya Savaşı boyunca Rus deniz kuvvetlerinin tehdidi altındaydı. Seferberlik, her yerden olduğu gibi Amasra’dan da eli silah tutanları kalabalık gruplar halinde cephelere çekti.İlk askere almada 90 kişi Sofalı’ya kadar dualarla, davul zurnalarla uğurlandı. Oysa bunlardan sadece onda biri, dört yıllık ölüm kalım mücadelesinden sağ dönebilecekler, ama çarıklarını çözmeden bu kez İstiklal Savaşı’na gönüllü yazılacaklardır. Bunlardan ise yalnız ikisi Halımağa Mehmed ve Barut Hüseyin 1922’de her nasılsa cephe savaşlarından esaretlerden, açlıklardan, hastalıklardan kurtulmuş olarak Amasra’ya avdet edecekler, yine Sofalı’da karşılanacaklardır. Seferberlik, mütakere ve Milli Mücadele yılları boyunca Amasra, bütün tarihinin en yoksul dönemini yaşadı. Bir önceki yüzyılın sonunda başlayan imar da durdu. 29 Ağustos 1915’te Rus donanmasını birkaç gemisi, Büyük Liman ve Küçük Liman açıklarından belirli hedefleri topa tüttü. Halk panik içinde kasabayı terk ederek gerideki vadilere çekildi. Tomaş kuyusu’ndaki eski Roma galerileri sığınak yapılmaya çalışırken varlıklı bazı aileler de Bartın’a ve Çaycuma’ya taşındılar. Rus filosu, Amasralı balıkçıların kayıkları ile denize açılmalarına izin vermediği gibi, kasaba zenginlerine ait yelkenlilerin hemen hemen hepsini de batırdı veya zaptetti. Amasra, dünya ile ilgisi kesilmiş, geçimini sağlayabileceği tüm imkanlardan yoksun; korumasız az sayıdaki insanın barındığı bir köy görünüşünü bu yıllarda aldı. Her gün birkaç Rus muhribi, Tarlaağzı, Amasra, Çakraz kıyılarını kolaçan ederek rastladıkları Türk teknelerini batırıyorlardı. 1916’da ise denizaltı filosu ile Amasra ablukaya alındı. Ada Arası’na giren bir muhrip de Büyük limanda bulunan ve ilk mendirek yapımında yararlanılan maçunayı topa tutmuştu. Sık sık tekrarlanan bu atışlarla limandaki irili ufaklı tekneler batırıldığı gibi, hedef şaşıran mermiler de bazı evlerle hükümet konağının hasar görmesini: neden oldu. Rusların bu saldırıları kuşkusuz, Türklere veya masum halka kötülükte bulunmaktan çok, Zonguldak havzasını ele geçiren Almanların, Bartın Boğazı’nın doğusundaki kıyılara da girmesini önlemek içindi.
Bu dönem, particilik çalışmalarının Amasra’ya değilse bile Bartın’a kadar yayıldığı yıllardır. Bartın İttihat ve Terakki Partisi şubesi Türk Milliyetçiliğinin bilinçsiz kitlelere bir inanç gibi yerleşmesi için çaba harcarken Bartın Belediyesi de 16 Mayıs 1331’de (29 Mayıs 1915) özel bir toplantı yaparak şu kararı aldı: “Bolu Türk Ocağı Riyasetinin 29 Mart 1331 tarihli tahrirat-ı alisi mütalaa olundu. Bartın Kazası dahilinde hissiyat-ı milliyeyi rencide eden kaza ve kura isimleri atiye derç edilerek yeniden tesmiyesi muvafık görülen isimler hizalarına terkim edilerek ol veçhile Makam-ı Kaymakami’ye bir cedvel tanzimi ile takdimine karar verildi.Filyos (İzzeddin), Amasra (Fethiye), Arfunda (Orhaniye), İstavrat (Mecidiye), Feslit (Süleymaniye), Kızılkilise (Reşadiye). (••••)
Oysa Amastris, ulusal duyguları incitecek bir isim değildi ve değiştirilmesine gerek yoktu. Buna karşılık, aynen bırakılan Bartın ismi; Türk Ocağı’nın gerekçesine göre öncelikle değiştirilmeliydi. Mamafih, Amasra için öngörülen “Fethiye” bir karar olmaktan öteye işe yaramadı ve kullanılmadı.
Birinci Dünya savaşı içinde Amasra’da tesis edilen “Üss-ü Bahri” (Deniz üssü) maddi ve manevi çöküntü yaşayan halk için bir umut ve cesaret kaynağı oldu.
Mütareke yıllarında ise Zonguldak’ın Fransızlarca işgaline paralel olarak kıyılar da Fransız, İtalyan ve Yunan savaş gemilerini tehdidine girdi. Fakat aynı sırada milli direnişin hazırlıkları da başlamış bulunuyordu. Kuva-yı Milliye’nin Anadolu’ya egemen olması ve Ankara hükümetinin kurulması ardından, Amasra; İnebolu gibi Ankara’nın bir deniz kapısı oldu.

(****) (Özel arşivimizdeki 15.R.1324/7.K. evvel 1321 tarih ve 793-104 numaralı Ticaret ve Ziraat Nezareti’nde yazılmış bir yazı ile “Ereğli adının Herakleia’dan uydurma olduğu fatihlerinden birinin adıyla değiştirilmesi ve bu durumda buradaki madene de vakfeden Cennetmekan Abdülmecit Han’ın adından Mecidiye Maden-i Hümayunu denilmesi” teklif edilmiştir.

Bartın Kuva-yı Milliye teşkilatı ise Yusuf Ziya (Özençi), Karakaşoğlu Rahmi Bey, Yirmibeşoğlu Hasan, Müftü Hacı Rıfat Efendi, Hacı Arif Kaptan, Samancıoğlu Hüseyin Efendi, Paşamehmedoğlu Musrafa Bey, Fırıncıoğlu İbrahim Fuad Bey tarafından 16 Teşri nevvel 1335 (29 Ekim 1919) tarihinde oluşturulmuş ve aynı gün Sivas’taki Hukuk-u Milliye Cemiyeti’ne bu durum bildirilmişti. Örgüt, 18 Ocak 1920’de “Bartın Müdafaa-yı Hukuk Heyeti” adını aldığı gibi, Amasra ve Kurucaşile’ye birer talimat gönderilerek bundan böyle Heyetin buyruklarına göre hareket edilmesi istendi. Amasra Müdafaa-yı Hukuk Heyeti de Alemdarzade Nuri Efendi’nin başkanlığında teşkil edildi. Nuri Efendi, Ankara-dan gelen emir uyarınca kendi imzası ile Osmanlı Hükümeti’ne, İstanbul’daki büyük devletlerin elçiliklerine ve İkdam gazetesine “Amasra’nın, Anadolu’nun kopmaz bir parçası olduğunu” beyan eden birer telgraf çekti. (•••••) Aynı günlerde Bartın yoğun gelişmelere sahneydi. Ankara’yı ve İstanbul’u ayrı ayrı idare etmek isteyen Kaymakam Durmuş Bey; Ankara’ dan gönderilen Hüsnü Bey ile Yüzbaşı Cevad Rıfat Beyin (Atilhan) yönetime el koymaları üzerine ilçeden ayrıldı. Samancıoğlu Galib Bey, Bartın ve Amasra dağlarında yarı çete hayatı sürdüren ve eli silah tutacak güçte olan erkekleri toplayarak bir gönüllü müfrezesi oluştururken Cevad Rifat Bey de Çaycuma’da “Bartın ve Havalisi Taburu”nu kurmayı başarmıştı. Amasra’dan ve Bartın’dan toplanan gönüllülerin iaşesini, Bartın eşrafından Karakaşoğlu Hacı Arif Kaptan karşılıyordu.

Amasra Deniz Üssü
1927’ye kadar Amasra’da görev yapan Üss-ü Bahri (Deniz Üssü) Komutanlığının Zeytintepesi yamacındaki karargah binası (1940’larda yıkılmıştır.)

(*****)Nuri Bey, Cumhuriyet’in ilanı ardından Amasra Belediye Başkanlığına getirilmiş, 1952’de ölmüştür.

(******)Kemal Samancıoğlu (1896-1985) 1929-1973 arasında aralıklı olarak Bartın Belediye Başkanlığında bulunmuş, çevre tarihiyle ilgilenmiş aydın bir şahsiyetti.

Kuva-yı Milliyeciler, Zonguldak’ı işgal eden Fransızlar’ın, denizden Amasra’ya bir çıkartma yapmalarını önlemek için burada Sahil Tarassut Müfrezesi’ni kurdular. Komutan Kemal Bey (Samancıoğlu) (******) 19 Temmuz 1920’de, gönüllü yazımına başladı. Fakat başvuranlar o kadar çoktu ki Bartın’a çektiği telgrafta: “Gönüllü yazılmak isteyenlerin çok olduğu anlaşılıyorsa da silah ve para buluncaya kadar kabulünden sarfınazar ediyorum. Oradan, erzakları ile birlikte erat yollanması” demek zorunda kalmıştı. Bartın Kuva-yı Milliye merkezinin isteği üzerine de tespit ettiği 250 Amasralıdan 400 lira yardım toplamış; ayrıca Bolu Müretteb Fırka Komutanı Nazım (Şehit) Bey’ in, sivil halkın silah taşımasını yasaklaması sayesinde de kasaba ve köylerindeki çok sayıda silaha el koymuştu. Kastamonu ve Havalisi (Kolordu) Komutanlığı, Bolu Müretteb Fırkası, Bartın ve Havalisi Taburu, Bartın Üçüncü Bölüğü’ne bağlı Amasra Sahili Üçüncü Takımı için, Küçük Liman’daki İptidai binasını karargah seçen Kemal Bey; yerliden Güllülerin Hasan’ı (Tuş) Başçavuş almış, 18’i Kurucaşile’de, 55’i Amasra’da 73 efratlık takımını oluşturmuştu. (Bu takım, aynı yılın sonlarına doğru olduğu gibi cepheye intikal etmiştir.) Öteyandan Mondros Mütarekesi’nin 7. Maddesine dayanarak Zonguldak’ı ve üretim bölgelerini 8 Mart 1920’de işgal eden Fransızlar, Kuzey Afrika’dan Lejyonlar getirterek yığınak yapmaktaydı. Yerli Rumlar, işgalcilerden ve yabancı madencilerden cesaret bularak “Pontus Kolonisi”ni örgütlemeye çalışmaktaydılar. Başta Telgrafhane memurları olmak üzere kamu görevlileri arasında tatil-i işgal (grev) eylemleri sık sık tekrarlanıyordu. Özellikle Postacıların 1919 ve 1920 yıllarındaki grevleri “ulaşım ve iletişim akışını çok kötü etkiliyor; Şirket-i Hayriye ve yolcu vapurlarının posta kabul etmemesi yüzünden ancak 15-20 günde bir posta bağlanabiliyor veya açılıyordu. “Fakat Amasra; Bartın-Bolu üzerinden Ankara ile devamlı telgraf görüşmesi yapabilmekteydi. Mahiyetini bilmediğimiz fakat, mutlaka TBMM Hükümetine bir yardım önerisini içerdiğini tahmin ettiğimiz bir telgraf, bu kolaylıktan yararlanılarak 30 Haziran 336 (12.7.1920) tarihinde Madenci Edhem Ağa tarafından “Ankara’da Büyük Millet Meclisi Riyaset-i Celilesine” çekilmiştir. Buna ait makbuzun, “Devlet-i Osmaniye Müraselat-ı teahhüdiye” kaşesini taşıması önemlidir. Demek ki, Osmanlı Posta ve Telgraf ve Telefon Nezareti’ne bağlı Amasra Telgrafhanesi görevlileri, Ankara ile bağlantı kurmakta tereddüt etmemekteydiler.
Asıl görevi Amasra limanlarını ve kasabayı Fransız işgalinden korumak olan Tarassud Müfrezesi; deniz haydutlarına karşı başarılar elde etti. Kıyılara şüpheli biçimde yanaşan ve bir işgal girişiminin öncüleri olmalarından korkulan laz kayıkları, arada Amasra açıklarında da gözükmekteydi. Bir önlem olarak küçük Rüsumat vapuru gece gündüz devriye geziyordu. 1920 yılı Eylülünde bir gün, Karadeniz kıyılarının en güçlü korsanlarından Torlak Mustafa’nın Amasra dolaylarında bulunduğu ihbarını alan Teğmen Kemal Bey, Başçavuş Hasan’ı, izlemekle görevlendirir. Akşam doğru takasını Değirmenağzı’na bağlayıp bir sandalla Büyük Liman’a gelen ve yiyecek ikmali yapan Torlak Mustafa’yı teşhis etmek zor olmaz. Kemal Bey ve askerler, limana gelesiye zorba iskeleden ayrılırsa da üzerine namlular çevrilince geri döner. Torlak Mustafa Bolu’ya gönderilirken ünlü takası ve içindeki silahlar da müfrezenin eline geçer. Bu taka, o yıl boyunca eşkıya takibinde kullanılmıştır.
O sırada Amasra limanına uğrayan vapurlarda görevli, derviş ve hafız kılıklı kişiler, Kemal Bey’le görüşerek bir takım istihbarat işlerini yürütmektedirler. Çoğu “Ayın-Pe” denen gizli Askeri Polis örgütüne mensup bu şahıslar, Amasra’ya iki adet de kamasız top bırakarak karşılığında bir miktar yiyecek almışlardır. Yine, Rusya ile varılan anlaşma uyarınca Ankara Hükümeti’nden gelen direktif üzerine Müfreze Komutanlığı, cephane taşıyabilecek tekneler temin eder. Amasralı kaptanlar, Karadeniz’deki İhtilaf Devletleri karakol gemilerine rağmen Rusya’ya gidip cephane getirmeyi istekle kabul ederler Ancak giderken de Tarlaağzı’ndan kömür götürmeleri gerekmektedir. Tarlaağzı ocak sahiplerine Bartın Kaymakamlığınca tebligat yapılarak ki Bunlar, Edhem Ağa ve Oğlu İsmail Hakkı Bey, Rum Pandelaki ve Setrak Efendilerdir, 20’şer ton kömür hibe etmeleri bildirilir. Gerçi herşey olumlu yönde gelişir, fakat temin edilen teknelerin çürük, ambarlarının yetersiz olması yüzünden bu girişim sonuç vermez.
2 Ağustos 1920 günü Büyük Liman a Lüper Fransız gambotu girer. Derhal iskele başına gelen Kemal Bey bir römorkör ile iskeleye gelmekte olan Fransızları beklerken bölük askerlerini de
Bedesten mevkisine gönderir. Fransızlarla Kemal Bey in tercümanlığını Amasra Liman Başkanı Halid Bey yapar. Gelenler, kötü bir amaçlarının olmadığını hava muhalefetinden limana girdiklerini, az kalacaklarını ve izin verilirse ününü duydukları kasabayı gezmek arzusunda olduklarını bildirirler Kemal Bey.Kurusıkıya başvurur ve civar dağların askeri birliklerce kuşatıldığını, en ufak bir hareketin, kendilerinin tutuklanmasına, gemilerinin de batırılmasına neden olabileceğini hatırlatır. Lüper’den çıkanlara önderlik eden Fransız subay, gemideki hanımlar ve çocuklarla birlikte yarım saat gezme izni alır!.. Çarşıda ve limanlarda kısa bir gezinti yaptıktan sonra da hemen gemilerine binerek Amasra’dan uzaklaşırlar. Ancak, gerek müfreze, gerekse ahali. Fransızların bir işgal tasarısı içinde olduklarını sezerek savunma önlemlerini arttırırlar. Bir gece boyunca Kumbahçe (tekke) tepesinde, Kuşkayası mevkiindeki Dörtyolağzı’nda siperler kazılır Küçük limandaki eski tabya onarılmaya çalışılır. Yerli ustaların kama uydurduğu toplar, bir iki yere yerleştirilir. Günlerce süren gerilimli bekleyişe rağmen bir işgal girişimi gerçekleşmez.
9 Ekim 1920’de gelen bir telgraf emri üzerine o gün Amasra Limanına uğrayan Bahr-i Cedid vapurunun çarkçıbaşısı Rüştü Efendi “Anadolu’ya fesat taşıdığı” gerekçesiyle tevkif edilir.
Tarassud Müfrezesinin Kasım 1920’de Cepheye gidişinden sonra Amasra’daki Üss-ü Bahri ön plana çıkmıştır. Ankara Hükümeti, bu kuruluşun, Rusya ile ilişkilerde faydalı olacağı görüşündedir Rusya’dan gönderilecek yardım malzemelerinin ve mühimmatın güvenliği bakımından da buraya hücum botları verilmiş ve üç adet de keşif uçağı tahsis edilmiştir. Denizden havalanabilen bu basit uçaklar için Küçük Liman kıyısında pist, hangar ve atölye yapılarak sık sık keşif uçuşları yapılması sağlanmış; öte yandan, Rusya-Ankara ilişkileri için İnebolu daha elverişli bulunduğundan bu konudaki tasarılar sonuçsuz kalmıştır.
1921 kışına doğru geçen şu olay önemlidir: Amasra Üss-ü Bahri Komutanı Binbaşı Nazmı Bey, aldığı gizli emirle Gazel Römorkörü ile Amasra dan ayrılır. Görevi, İstanbul a doğru seyreden bir savaş gemisini çevirmektir. Karakol gemilerine gözükmeden ilerleyen Gazel, belli bir noktada pusu kurar. Fakat gelen, savaş gemisi değil, bir Yunan ticaret-nakliye gemisidir. Nazmı Bey, Gazel’in bir avuç mürettebatı ile bu büyük gemiye yaklaşır, yardım ister. Rampa eden Gazel’e atlayan Yunanlı gemiciler içeride tutuklanır. Gazel’in kırk kişilik mürettebatı, kereste yüklü gemiyi teslim alırlar. Ertesi gün, peşinde büyük bir gemi ile Gazel Amasra limanına döner! Bu gemi Trabzon’a gönderilerek tadil edilmiş ve İstiklal Harbi boyunca kıyılarımızda hizmet görmüştür. Deniz olayları içinde adından sıkça söz edilen Alemdar gemisi de bu sırada Amasra Bahriye Üssü emrine verilmiştir.
1921 yılı başında İstanbul’dan kaçırılan seri ateşli 2 top daha Amasra’ya getirilerek Zeytintepe ve Ayayorgi tepesine yerleştirilmiştir. Gerek Bahriye Üssünün gözü pek girişimleri gerekse alınan savunma önlemleri Karadeniz’deki İtilaf güçlerinin Amasra’ya yanaşmamasında etkili olmuştur. Nitekim, 1921 yılı Nisan ayında beş bacalı bir Yunan muhribi (Kılgıç adında) Amasra açıklarında demirlemiş, birkaç gün hareketsiz bekledikten sonra uzaklaşmıştır. Öte yandan Zonguldak ve Kozlu bölgelerini işgal altında tutan Fransızlar da denizden Alemdarın tedirgin edici hareketleri, karadan da Devrekli efelerin, Ereğli ve Zonguldak milislerinin sürdürdüğü çete eylemleri sonucunda 21 Haziran 1921 tarihinde bölgeyi terk etmişlerdir.
Amasralıların daha ilk günden, Milli Mücadeleye gösterdiği bağlılık onca yokluğa ve yoksulluğa rağmen canıyla parasıyla teknesiyle gerçekleştirdiği katkılar, Zonguldak yöresinin Dursun Reis, İpsiz Receb ve Devrekli Muharrem’in kumandalarındaki milislerle verdiği mücadele, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin dikkatini çekmiş, havzanın çalışkan ve çilekeş insanlarına bir nebze nefes aldıracak yasal düzenlemelere daha 1920’de başlanmıştır. O zamana kadar bir orta zaman ırgatı gibi gün doğumu-günbatımı mesai saatlerine bağlı, ahırda veya barakada yatıp kalkan, mükellefiyet çıkmazındaki yarı aç yarı tok havza işçisi (ki bunlara amele deniyordu) için “Ereğli havza-i Fahmiyyesindeki Maden Ocaklarında Çalışan Amelenin Hukuk-u mütekabillerinin Temini Hakkında Kanun”, 10 eylül 1337 (1921) de çıkarılmıştır. (Kısaca Amele Kanunu denen bu yasa, aynı zamanda Türkiye’deki ilk iş yasasıdır.)
İlk Cumhuriyet yıllarında Amasra’da belirgin bir değişiklik yoktur. Şu kadar ki, Bartın-Amasra şosesi henüz tam güvenliğe alınmış değildir ve Avroz ve Yabuz denen iki yolkesen, Taşköprü derbendini tutmaktadır. Ancak 1925’de, adı geçenler öldürülerek muhatara giderilir. 1927’de Üss-ü Bahri kaldırılmıştır. Buna karşılık yarım kalan Büyük Liman mendireğinin yapımı 1925’te Nafia Vekaleti’nce yeniden başlatılarak 150 metrelik bir ilave 1929’a kadar tamamlanmış, 210 metre uzunluğunda bir dalgakıranın koruduğu liman, büyük tonajlı gemilerin bile demirleyebileceği özellik kazanmıştır. Ancak, 500 bin Türk lirasına mal olan bu inşaatta da yine kale duvarlarından, düzlükteki harabelerden sökülen büyük blok taşlardan yararlanılmıştır. 1926’da kasaba merkezine ahşap Postane binası (1980’de yıkılmıştır.) yapılmış, Küçük Liman’daki ibtidaiye Mektebi, kız ve erkek öğrencilerin devam ettiği çağdaş okul kimliğine yine o yıl kavuşmuştur. 1927’de “Amasra İstismar Mıntıkası Türk Anonim Şirketi” adı altında 100 bin lira sermayeli kömür şirketi kurulurken, ikinci bir özel girişim “Ahmed Mürevvet ve Şürekası Amasra Kömür Şirketi” adına almış, Edhem Ağa’nın 140 numaralı Ocağı ise yarı kapasite ile çalışmasını sürdürmektedir. Bunların yıllık ortalama toplam üretimleri üç dört bin ton dolaylarındadır. Bu, havzadaki genel üretimin ancak %025’i düzeyinde kalmaktadır.

İlk belediye örgütünün 1930’a kadar ne gibi işlere el attığı konusunda hiçbir bilgi yoktur. Muhtemelen, et ekmek narhı, çarşı pazar denetimi dışında bir işlevi de olmamıştır. Her nasılsa saklanabilmiş bir davetiye Belediye’nin tören işlerini organize ettiğini de gösteriyor. Bu, 23 Temmuz 1336 (1920) tarihli olup Amasra Sahil Tarassud Müfreze Komutanlığına yazılmış ve “iyd-i milli” denen (II.) Meşrutiyet bayramının kutlanacağını haber vermektedir: “Efendim, iyd-i Milli yevm-i mubeccelesine müsadif, civar kura ahalisinin de müctemi bulunduğu bugünkü Cuma günü Belediye Dairesi önünde alaturka saat 7.00 raddelerinde Millet-i Osmaniyenin halasına düa ve muayede resmi yapılması mukarrer olduğundan maiyyet-i alileri efradı ile birlikte Belediye Dairesi önünde teşrifleri mütemennadır. 23 temmuz 336” Davetiyeyi “Amasra Belediye Reisi” sam ile imzaiayun İsmail Hakkı; muhtemelen bu göreve vekaleten bakan birisi olup Polis Memuru İsmail Hakkı veya Edhem Ağa-zade İsmail Hakkı Bey’dir. 1930’da belediye, kanun gereği lağvedilip Muhtarlık yönetimine dönülmüştür, 1927-1933 yılları arasında Amasra son bir nüfus azalmasına tanık olmuştur. Gemiciliğin, çekiciliğin geçersiz hale gelmesi, Mendirek inşaatının bitimi, kömür ocaklarının 1933’te faaliyetlerini giderek kısmaları işsizliğin ve göçün ilk nedenleridir. Böylece İstanbul’da, Amasra’dakinden daha kalabalık bir Amasralılar topluluğu oluşurken kasabada tam bir virane yüzü bağlamıştır. Haftada bir veya iki kez İstanbul’dan gelen ve “Bartın Postası” denen vapurlar, kasabanın canlılığını gösteren biricik delildir. Muhtarlık yönetimi, iki liman arasından Dereağzı’na dek uzayan mezarlıkları kaldırarak bu geniş alanı iskana açmayı, park ve bahçeler yapmayı, bu amaçla çam, çınar dikmeyi dener. Eski top karargahının bulunduğu alana bir park ve Cumhuriyet’in onuncu yılı kutlamaları anısına da bir Atatürk büstü yapılır. Bütün bu çalışmaların gerisinde yatan maksat, “denizden veya manzaralı Bartın şosesini izleyerek Askersuyu’na uğradıktan sonra grubu, deniz manzaralarını seyretmeye heves duyacak insanların Amasra’ya gelmesi” içindir. Demek ki, eşsiz bir güzelliğin değeri onu örten işsizlik ve yoksulluk kabusu içinde, ister istemez fark edilmeye başlanmıştır. Amasra, hiçbir maddi imkana sahip olmadığından, Askersuyu’nun imarı ve çeşmenin yenilenmesi işi 1929’da Bartın Belediyesince gerçekleştirilmiştir. Öteden beri, yaz aylarında Safranbolu, Kastamonu, Bartın’dan varlıklı bazı ailelerin Amasra’ya gelerek bir iki ay kalmaları da kasabaya hiç olmazsa bir yaz canlılığı getirmektedir. 2 Ocak 1931 günü patlayan benzeri görülmedik fırtına, o sırada limanda bulunan veya güçlükle limanlara sığınan tüm tekneleri alabora etmiş; Büyük liman uzun zaman gemi leşleri ile işlevsiz kalmıştır. 1937′ deki ikinci büyük fırtınada ise; bundan iki yıl önce Bartın Halkevi’nin öncülüğünde Amasra’da yapılan “Tarihi Tedkikat” sonucu toplatılan birkaç bin parça stel, heykel, friz vs. (Kastamonu müzesine götürülmek üzere iskele başına yığılan fakat vasıta bulunamadığından gönderilemeyen) denize sürüklenmiştir, bunların bir envanteri dahi yapılmadığından kayıpların nitelikleri ve değerleri konusunda bir fikir yürütmek mümkün değildir. Ancak, Roma Bizans dönemi mezar taşlarının, halkın “kız heykeli” dediği, Roma heykellerinin, kitabelerin çokça olduğu muhakkaktır. Yine, Halkevinin öncülüğünde, Çekicilik sanatı diriltilmeye, bu geleneksel sanatın yanı sıra yetenekli gençlere hasır ve sepet örgücülüğü öğretilmeye çalışılmış,1934-1938 yıları arasında kasabada sergiler, müsamereler ve konferanslar düzenlenmiştir. Ancak tüm bu faaliyetlerin, hayatiyeti olan bir kasabada anlamlı olacağı galiba düşünülememiştir.

Amasra Kemere Köprüsü
Büyük liman kuzey mendireğinin 1926-1927 yıllarındaki inşasında kullanılan maçunaların çekildiği Kemere

Amasra
25 Şubat 1928’de Amasra. Kale dışındaki yapılar tek tük: Yarım kalmış Bahriye Mektebi ile üç ev ve ilkokul. Düzlüğün yeşilliklerle örtülü geniş kesimi ise, 1930’da Belediye’nin aldığı bir kararla kaldırılacak olan Müslüman mezarlığıdır.

Amasra Ağaç İşleri – El İşi Şimşir Ürünleri
1930’lu yıllarda, Zonguldak ve Bartın Halkevlerinin öncülüğünde Öze dönük iş alanları aranırken Amasra’da da şimşir çırpılarından sepet, mısır soymuğundan hasır işleri örülmesi düşünülmüş; işsizliği önlemeye yönelik bu girişimler önemli ölçüde de başarı sağlamıştı. Fakat bu sanat dalları, pazar bulamama yüzünden beş on yıl içinde işlevini yitirdi. (Fotoğraf 1935te çekilmiştir.)

Amasra – Bartın Büyük Liman – Plaj
Büyük Liman’ın 1930’lardaki genel görünümü.

1936 yaz aylarında Amasra’ya gelerek bir süre dinlenen ve Edhem Ağa Konağında ağırlanan İsmail Habib Sevük, izlenimlerini önce 15 Kasım 1936’da Cumhuriyet Gazetesinde ardından da Yurddan Yazılar adlı kitabında kendi has üslubuyla anlatır:
“…dalgalar hep Anadolu kıyılarına saldırdığı için bizde liman yok; dalgalar karalarımızı yedi, yalnız dağlarımız dayanıyor. Tıknaz hilalli Karadeniz’in Rusya tarafı satıh, bizim taraf kabarık: denizi koynuna alan kıvrık limanlar orada, denize göğüs geren sabırlı dağlar bizde.
Hep garptan şarka, dalga dalga, omuz omuza yükselen, denize karşı hep müdafaada kalan bu dağlar yalnız iki yerde; cenubdan şimale doğru denize karşı taarruza geçtiler. Biri Amasra, öteki Sinob, biri çetin bir çekiç, öteki kalın bir örs gibi denize uzanan bu iki kabadayı kara parçası, iki yanlarında iki Liman bırakarak binlerce asırdır Anadolu’nun denizden öcünü alıyorlar.”
Bartın’dan kalkan otomobilimiz, oldukça güzel bir şose üzerinden, dağlarda kavisler çizerek çok yerde denizi göstere göstere yarım saat sonra bizi Amasra üstüne getirdi. Bakacak denen yer. Amasra’ya bakılan yer. 1460 yılının şimdiki gibi bir yaz gününde alacağı kaleyi Fatih’in ilk defa baktığı yer.
Şarkımızda, denizin çizdiği kavisin cenubundaki sırt üstünde bir köy var, adı Şah Köyü. Dara orada ordu kurmuş. Dara’nın oradan, Fatih’in buradan gördüğü Amasra; hani mekteplerde Delmas tabloları vardır, renk renk, düzgün, hendeseleşmiş manzaralar gösterirler, bizim şimalimizde de insan eliyle çizilmiş gibi enfes bir tablo serili:
Sağda mahruti (koni) biçimli Ayazma tepesi, solda bir dağ yavrusu gibi Boztepe aşağıda arasındaki düzlükten denize doğru birkaç yüz metroluk yassı bir mustatil (dörtgen) uzanıyor.Mustatilin iki tarafında, kasnak çemberi gibi iki yanından biraz bastırılmış, menevişler içinde pırıl pırıl iki koy. Soldaki Küçük Liman, sağdaki Büyük Liman”. Büyüğüne lodosluk küçüğüne
Poyrazlık diyorlar. İki rüzgara göre biri tepinirken öteki ayna gibi.

Yassı mustatile kum mahallesi deniyor. Onun ilerisinde ikinci mustatil, bu daha kabarık, orası dış kale, adı Zindan mahallesi. Onun ilerisindeki iç kaleye de “Sorma gir” diye tuhaf bir ad takmışlar. İlk iki mahalle iki liman arasındaki berzahı vücuda getiriyor. Fakat üçüncü mahalle berzaha ufki olarak Fenertepe’nin üzerindedir. En solunda deniz feneri olduğu için bu adı taşıyan bu mustatil biçimli kabartılı, azametli gövde, iki limanı bütün şimale kapasın diye, tabiatın eliyle yontulmuş heyulai bir dalgakıran gibi geriliyor.
Hepsi bu kadar değil; ağır kara yığını halindeki bu dalgakıran rollü gövdenin öte yamacından dış denize doğru ayrı bir kara parçası amudi (dikey) olarak uzanmaktadır. Oraya da Dış liman diyorlar. Bu son kısmı da ekleyerek Amasra topografyasının top yekûn görünüşüne bakınız:
En ileride bir baş, onun altında gerilmiş iki kol, onların altında da uzanmış bir gövde; sırtüstü denize yatmış gibi; hatta bu vaziyette yüzerken suyu itmek için sağ kolun ucu bir el gibi bükülmüş; fakat bu, kolları gövde gibi kalın ve gövdesi kol gibi ince acayip bir mahlûk. Herhalde bu manzarada duran bir karadan ziyade yüzüyormuş gibi görünen bir eda var.
Amasra’yı içinden görmek üzere aşağı iniyoruz. Daha oraya varmadan, sağda, şoseden biraz ileride büyük bir harabe görülüyor. Yerlilerin Bedesten dedikleri yer. Halbuki orası Kral sarayıdır. Dehlizler, avlular, yabani otlar, o ne harç o; şurada beş altı metroluk kap kalın bir duvarın altı açılmış, havada duruyor gibi. İki yandaki harcın kuvveti onu çökertmiyor, beride beş on tonluk mustatilif iki taş, altları bomboş, karşılıklı uzanıyorlar: Onları da birer ucundan duvarlara perçinleyen harç, akropotik bir oyun vaziyeti verdirerek asırlardır yorulmadan tutup duruyor.
Amasra’nın içi, iki üç yüz evli bir köy. Kalın kale duvarları; harçsız, üst üste konmuş, büyük mikabi (küp biçimli) taşlar, hala sapasağlam duruyorlar: İçice iki üç katlı kesme taştan kapılar; kitabeleri alınmış oyuk mermerler. Kalın kale bedenleri arasındaki dolambaçlı sokaklara çömelmiş evleriyle iç Amasra, ne bizim dünyada, ne öteki dünyada; galiba iki dünya arasındaki bir merhalede; ne diri ne ölü; sessiz bir kuytuluğa gömülü.
İki sürprize uğradık. Biri Zindan Mahallesiyle Sormagir mahallesi, yani dış kaleyle iç kale, yukarıdan yekpare gibi görünüyorlardı, halbuki ikisini incecik bir kara şeridi ayırmaktadır. Bu şeridin iki tarafında da ayrı iki koy var. Dalgalı zamanlarda iki koy birleştiği için oraya kemerli bir köprü kurmuşlar. İkinci sürpriz, Fenertepe gövdesinin öte yamacından dış denize uzanan kara parçası yok mu, hani Bakacaktan gövdeye bitişik bir baş gibi gördüğümüz kara parçası, meğer oda tas tamam bir adaymış: Baş gövdeden,gövde koldan ayrı, demin sırtüstü yüzer gibi gördüğümüz mahlûk işte darmadağın oldu!
Kale içinde, tarihin anlattığı, ondokuz kubbe üstüne oturtulmuş o meşhur asma bahçeyi beyhude arama. Cenevizlilerin kurdukları büyük ticaret ambarları.nerede? Hani o hummalı pazar yeri: Alanlar, satanlar, bağıran tellallar, kaynaşan ırklar.. Çeşmeye şu doldurmağa giden iki kadın, bizi görünce büsbütün örtünerek önümüzden birer hayalet gibi geçtiler…Ayaklarındaki takunyaların sesini kalın duvarlara sinmiş çalkantılı tarihin uğultusundan işitemedik.
Kalın duvarlar, bu kadar asra rağmen hala dinç duran kale bedenleri, kim bilir bunlar, Fatih burayı almağa geldiği zaman nasıldılar? Ne muhasara, ne hücum; İstanbul’u alanın burada görünmesi, bu çetin kaleyi sadece görünüşümüzle aldık.

Amasra Boztepe
Boztepe’nin doğu yamacı ve Sormagir Kalesi’nin alçak surları.

Amasra Büyük Liman
1937’deki fırtınada Amasra limanında batan bir gemi ve kurtarma maçunaları.

Büyük limanın kıyısındayız. Son devirlerde bir aralık buraya ehemmiyet verilmek istenmiş olacak ki iki yüz metrelik bir mendirek yapılmış. Fatihin veziri yüzlerle kalyonu, süzülen kartallar gibi getirip bu limana doldurmuştu. Beş on yıl önce, dışarıda sakatlanıp buraya sığındığı vakit fazla yükünden dolayı batmış orta halli bir tüccar vapuru yukarı kalkık burun tarafıyla hafızasız hafızasız ve bomboş limanın tek süsü gibi bön bön etrafa bakıyor.
Amasra, eşsiz panoramasına bak, vurul; içini gör acı; kalesini gez, düşün. Hala ayakta taştan bir mazi ile diz çökerek boynunu bükmüş bir hal ve ikisini birden kucaklayan zengin bir tabiat güzelliği. Amasra’yı görsen yazık dersin fakat görmesen daha yazık.”
Herhalde, şimdiye kadar Amasra için yazılmış en edebi yazı budur. Gerçi, yer yer “Dara’nın gelmesi”, “on dokuz kubbeli saray” gibi, gerçek dışı tarih bilgileri bakımından yazar mazurdur. Fakat gözlemlenen gerçekler de en doğru biçimde ve akıcı bir anlatımla tespit edilmiştir. Amasra, rahmetli Sevük’ün deyişiyle 1940’a doğru “ne bizim dünyada, ne öteki dünyada… ne diri, ne ölü; sessiz bir kuytuluğa gömülü”dür.
İstiklal Savaşımızın üç büyük komutanından ve Cumhuriyetimizin kurucularından ikisinin, Fevzi Çakmak ve İnönü’nün Amasra’yı ziyaretleri de önemlidir. Erkan-ı Harbiye-yı Umumiye Reisi Müşir Fevzi (Çakmak) Paşa Hazretleri, 1931 yılı Temmuz ayında önce Bartın’a gelmiş, buradan da otomobille Amasra’ya inerek Büyük limanda bir evde bir gece misafir kalmıştır. Onun. özellikle Askersuyu’nu çok beğendiği ve Amasra’nın kalkınması için burasının herkesin hevesle geleceği bir tatil kasabası olmasını istediği rivayet edilir. Atatürk’ten sonra Türkiye’nin ikinci Reis-i Cumhuru olan İsmet İnönü ise bu göreve seçilişinden tam bir ay sonra Savarona Yatı ile Batı Karadeniz’de bir geziye çıkmış ve Amasra’ya da uğramıştır. 11.12.1938 Pazar günü Amasra açıklarında demirleyen Savarona’ya gece, vilayet ve Bartın yöneticileri giderek İnönü’ye hoş geldiniz demişler; ertesi sabah da Cumhurreisi Amasra’ya ayak basmıştır. Çisentili bir havada dıştan kaleleri gezen, çekiciler çarşısı ile ilgilenen İnönü, eski Nahiye binasının penceresinden Amasralıları selamlamış; programı bundan ibaret olduğu için Savarona’ya dönmek istemişse de Bartınlıların ısrarı karşısında değişikliği kabul ederek karadan otomobille Bartın’a gitmiş; aynı günün akşamı da Bartın Boğazı’ndan bir motorla Savarona’ya geçmiştir. Bu ilginç gezinin ne maksatla yapıldığı bilinmemekle beraber, Amasra tarihi bakımından, ilk kez bir devlet başkanının ziyaret etmesi oluşu itibariyle önemlidir.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amasra’ya, Zonguldak’taki Piyade Alayının bir Takımı gönderilmiş, daha sonra VI. Kolordu 23. Tümeninin bir Taburu burada mevzilenmiştir. Boztepe’de ve önemli noktalarda yerleşen bu tabur 1945’te kasabadan ayrılmıştır.
1955’te halk oyuna başvurulduktan sonra Belediye ikinci kez kurulmuş ve o yılki Belediye seçimlerine Amasra da katılmıştır. Müzenin açılması da aynı yıla rastlar. Belediyeye ayrılan Küçük Liman kıyısındaki eski yatılı bölge okulunun yanında müze için de küçük bir salon yeterli görülür ve bir süre sonra da eski İptidai binası müzeye verilir. 1968’e dek sürdürülen çalışmalarla bir yandan Amasra’dan ve yakın çevresinden arkeolojik eserler müzeye kazandırılırken bir yandan da etnoğrafik eşya toplanarak oldukça zengin bir koleksiyon oluşturulmuştur. 1950-1970 arası, turizm olgusuna bağlı biçimde şehircilik çalışmalarının, eğitim işlerinin ön plana çıktığı bir dönemdir. Sefa Park’ın açılması, yeni ortaokul ve ilkokul binalarının yapımı, dernek faaliyetleri, Fetih şenlikleri… hep bu yıllarda gerçekleştirilmiştir. 1960 ‘Devriminin önderi Orgeneral Devlet Başkanı Cemal Gürsel, 7 Kasım 1960’da Amasra’ya gelerek Küçük Liman’daki ilkokulun balkonundan halka bir konuşma yapmış ve sözlerini “En büyük kalkınma yolu, Turizm yoludur.” mesajıyla bağlamıştır. Büyük Liman Mendireğinin, NATO savunma projeleri kapsamında 650 metreye uzatılması ve Doğu mendireğinin, antik dalgakıran üstüne yapılması da 1955-1957 arasındadır. 1951’de yeniden kurulan Bahriye Üssü, liman tevsi ile birlikte “Üs Komutanlığı” adını almış; bir takım askeri tesisler daha yapılmıştır.
Fakat bütün bunların üstünde, sözü edilen dönemde Amasra’yı asıl şenlendiren ve ona taptaze bir canlılık getiren, turizm hareketi olmuştur. Amasra’nın “yazlık” olma niteliği, 19.yy ortalarına dek uzanıyor. Denize girmek maksadıyla olmasa bile, serin ve sakin bir kıyı kasabasında yaz boyu dinlenmek, eskilerin deyimiyle bir tür “tebdil-i hava” kabul edilmiş. Bartın’dan, Safranbolu’dan aileler; Amasra’daki dostlarından gördükleri konukseverlik sayesinde burada güzel vakitler geçirirlermiş. Bartın’ın ise Amasra’ya ayrı bir düşkünlüğü söz konusuymuş ve her türlü yol zahmetine katlanılarak buraya at sırtında veya denizden kayıkla gelenler, ayrılmak istemezlermiş. Bartın Belediyesi de 1929’da Askersuyu Piknik sahasını imar ettiği gibi, 1833’te de uygulamaya konulmayacak bir karar almış: “İtalyanların Ege Denizinde bazı adaları; Fransızların da boş Japon adacıklarını yaptıkları gibi, Amasra liman, önündeki adacığın da Askeri birliklerin yardım, ile kayalar, üzerinde tabii taraçalar açılması ve üzerine toprak serilmesi ve çam ağacı yetiştirilmesi suretinde bir kır kahvehanesi ve gezinti mahalline tahvili isabeti, olacaktır.” (Burada sözü edilen adacık, mendireğin bağlı bulunduğu Küçük adadır)
Amasra adının Türk basınında Turizm olgusu ile aynı zamanda yer aldığı görülür. 1950’li, yıllar gelesiye, ne kıyılarımızda ne de doğal ve tarihi değerleri olan yörelerimizde henüz turizm kavramını düşündürecek bir kıpırtı yoktu.

Amasra – Milli Mücadele Yılları
Milli Mücadelenin başarıya ulaştığı günlerde Cevad Abbas’ın başkanlığında birkaç mebus Amasra’yı ziyaret ederek incelemelerde bulundu ve özverili çalışmalarından dolayı Üss-ü Bahri subaylarına Ankara Hükümetinin teşekkürleri bildirildi.

Amasra Yazıt – Kitabe
20.yy başında Amasra’dan kaçırılan veya değeri bilinmeyerek tahrip edilen yüzlerce stelden teki

Birşeyler görmek veya dinlenmek için oturduğu yerden başka taraflara gidenler ise “seyyah” (gezgin) deniyordu. Dinlendirici ve oyalayıcı bir yerde muayyen bir zaman tatil yapma fikrini Türkiye’de gündeme getirenleri, 1940’lı yıllarda Karabük Demir-Çelik Fabrikalarında bunalanlar izledi. Bu konuda “öncü” adları bile verilir. Sözgelimi, Ankaralı Diş Hekimi Sıtkı Tuğcu ile Dahiliye Mütehassısı Necati Selvi, 1948’de Büyük Liman’daki İskele kahvesinin üstünü kiralayarak iç turizmi hem Amasra’da belki hem de Türkiye’de başlatmışlardır, denilir. 1940’lı hatta 1950’li yıllarda, Ankara’dan çıkan asfaltsız karayolları, uzun ve meşakkatli demiryolları; fazla zaman yitirmeden deniz kıyısına inebilme şansını yalnızca Batı Karadeniz’de tanıyordu ve bu bölgede de ilk akla gelen yer Amasra idi. O yıllarda Ankara-Saltukova arası trenle, Saltukova-Bartın küçük otobüslerle, Bartın-Amasra ise dolmuşla katediliyor; bu üç etaplı yolculuk en iyi şartlarda bile 18-20 saat sürüyordu. Bu nedenle Ankara’dan, Ege ve Akdeniz sahillerine inmek ancak otomobili olanların bir imtiyazı gibiydi. Amasra’da tatil tutkusu başlangıçta sanatçılar, yazarlar, politikacılar, gazeteciler ve bürokratlarla sınırlıydı. Bunlar, kasaba halkının hoşgörüsüne ve konukseverliğine bir de pansiyonculuk alışkanlığını kattılar. Böylece, turizm pansiyonculuğu Türkiye’de bir yenilik olarak ilkin Amasra’da başladı. Eski, harap, yoksul evcikler, Ankara apartmanlarından kurtulanlara çekici gelmekteydi. Hane halkına karışan “yerli turistler”, basit somyaların konduğu daracık odalarının her penceresinden denizin doğanın türlü güzelliklerini seyretmekle kalmıyor; plajda, parkta, kırlarda, kalelerde gönüllerince vakit geçiriyorlardı.Deniz üstündeki salaş lokantalar, kır kahveleri, bol ve taze mevsim balıkları, pazar yerine haftanın iki üç günü sırt küfeleriyle taşınan zerzevat, yoğurt, süt ve türlü meyve…Balıkçı tekneleri ile gece çıkılan mehtap gezileri… Başkent Ankara, yaz gelince Amasra özlemiyle tutuşuyordu.
Bu olgu, Amasra’nın Basın’da da kendisinden söz edilen bir yer olmasını sağladı. Basının Amasra’ya bakışı ise üç evreye ayrılabilir;
Burayı, pitoresk, eşsiz ve canlı bir tablo gibi betimleyen 1940-60 arasındaki sürü dönem;Turizmin ciddiye alındığı, buna dönük çarpık yapılaşmaların ağırlık kazandığı ve turistlerin akın ettiği 1960-70 arası;
Uzun vadede turizmin bir kazanç yolu olmayacağı inancının yayıldığı 1970 sonrası.
İlk evre için “Amasra”, “Karabük”. “Günün Sesi’ gibi Zonguldak yerel gazetelerinde bol yazılar görülür. Örneğin, 1915’de yayınlanan -Amasra” gazetesi apaçık “1 Nisan şakası”dır. Dolayısıyla verdiği haberlerin çoğu asılsızdır. Ama, “Belediye kuruluyor; Çeşm-i Cihan Oteli açılıyor; Balo verilecek; Güler Arman (Güzellik Kraliçesi) Amasra’ya geliyor; Behçet Kemal, Amasra i.in senaryo hazırlıyor; Mısır ve İran Krallar, balaylarını Amasra’da geçirecekler; Cahide Sonku, Çeşm-i Cihan adlı efsanevi bir film çevirecek; Amasra yeryüzü cenneti oluyor; Bir milyarder. 100 milyon dolar tahsis etti. İspanyol dansözü Esmeralda geliyor; Yahya Kemal, İsmail Habib. Behçet Kemal yaz, Amasra’da geçirecekler…” uydurmalarından birçoğu yine o yıllarda gerçekleşmiştir. Belediyenin kurulması, otellerin açılması, Avrupa Güzeli’nin (Günsel. Başar) gelmesi, Behçet Kemalin misafirliği…bunlardandır Şair Tahir Karauğuz ise

Dökülür bağrına mehtabda koy un
Bin ışık yaprağı bin gölge dalı…
Göklerin atlası göğsünde suyun
inciler kakmalı gül kaplamalı!

Dizeleriyle Amasra’yı ilk kez bir şiire konu seçmiştir.
1952’de çıkarılan “Amasra” gazetesinde ise gerçek haberler ağırlıktadır. İller Bankası Genel Müdürü Nafiz Ergeneli; Amasra’nın harita plan, elektrik işlerine el atmış; o yılın deniz mevsiminde de kasabaya turist kafileleri sökün etmiştir. 1954’te ise Turizme dönük ilk ilan yine bu gazetede yayınlanmıştır: “Yeryüzünün bütün güzelliklerini toplayan en talihli yer Amasra’dır! -Talihinizi burada denemek ister misiniz?”, Falih Rıfkı Atay, turizmi işleyen ilk başyazısını Amasra için yazmış. “Çeneye Oturmak” başlıklı bu yazısında “Turizm endüstrisini kurabilmek için bizde bütün hammaddeler var. Tabiat var, tarih var, iklim var.” diyor. Tahir Karauğuz, “Amasra’yı Kurarken” başlıklı yazısında “Amasra’da 1953 yazında ikinci defa konuk ettiği İsmail Habib Sevük’ün çizdiği sihirli Amasra’nın bir tablo değerinde olduğunu; Yahya Kemal’in ilk fırsatta buraya geleceğini; su ve yer özellikleri ile burasının eşsiz güzellikleri bulunduğunu” anlatıyor. Amerika Büyükelçisi Mc Ghee de Amasra’yı Sevenler Derneği’ne bir telgraf göndermek nezaketinde bulunmuş. Basın Yayın Genel Müdürü Halim Alyot ise, Amasra ile yakından ilgilenildiğini; Zonguldak İli planlama çalışmalarında buraya özel bir önem verileceğini açıklamış. Milli Eğitim Bakanlığı, Arkeolog Ahmed Gökoğlu’nu hem incelemelerde bulunmak hem Müze açılması için yöreye göndermiş. “Amasra’ya Adını Veren Amastris”, Semavi Eyice’nin bu özel gazeteye yazdığı ilk makaledir. Amasra’yı Sevenler Derneği de yol, su, elektrik, liman vb. çalışmaları amaç seçmiş.. 1954 yazında Amasra’ya gelen Turizm Dairesi Müdürü Selahattin Çoruh, Başvekalet Basım-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğüne uzun bir rapor sunmuş: “…Tarihi zenginlik günlerinin hatıraları içinde bugün balıkçılık ve meyvecilik ile geçinen halkın görgü, nezaket bakımından asaletleri örnek düzeydedir… Plajda yüzlerce kadın erkek vardı. Bunlar başka şehir ve kasabalardan gelmişlerdi. Kasaba içinde şortla kadınlar kızlar dolaşıyordu. Kimse rahatsız etmiyordu. Gece yarısı güzel bir İtalyan kızının tek başına oteline döndüğünü gördüm… İşlek bulvarlarında kadınların * taarruza uğradığı şehirlerimize Amasra büyük bir medeniyet dersi veriyor… Buraya turist akını pek yeni başlamıştır. Karabük işletmesi kamp kurduktan sonra Amasra şöhret bulmuş. 1931’de tek, 1939’da iki otel varken 1952’de dördü yeni, dördü de evden çevirme sekiz otel birden yapılmış. Halen on otel vardır. Ayrıca köy Muhtarlığının yaptırdığı altı daireli deniz evleri ile iki katlı dörder odalı iki pansiyon ve kırk kadar da kiralık ev bulunuyor… Mevsimlik kiralar, pansiyonlarda 200-300, döşenmiş evlerde 400-500 liradır. Demir-Çelik tesislerinde aile pavyonları 28 odadır. Bekar pavyonları ise dört daireden ibarettir. 30-40 da çadır kurulmaktadır, (bunların tamamı, yaklaşık 600 yatak kapasitelidir)
İstanbul’dan vapurla, Ankara’dan tren, otomobil ve otobüsle akın akın hatta dış memleketlerden yabancı turistler gelmektedir. En az bir hafta kalmaktadırlar. Pansiyonları evleri gezdim gördüm. Memleketin birçok yerinde istediğimiz aile pansiyonları burada kendiliğinden kurulmuş. Paşa Kaptan Oteli bugünkü turizm anlayışına göre konfor ve temizlik sağlamıştır…Hesaplara göre bir mevsimde Amasra’ya bir milyon civarında turizm geliri isabet etmektedir.
İhtiyaçlar: Otel, gazino, pansiyon, tren bağlantısı, karayolunun ıslahı, Belediye teşkilatı, elektrik (Demir-Çelik kampından alınan elektrikle aydınlanmaktadır), umumi hela, dispanser, hekim, şehirlerarası Telefon, muntazam otobüs seferleri, imar planı. İşletmeler Bakanlığınca, Emlak-Kredi Bankası’nın altışar bin lira maliyetli yüzelli kadar yazlık inşası kararlaştırılmış, Küçük-Büyük limanları, yarımadayı çevreleyen gezi yolu yapılmalıdır… Tesislerle bezenirse geleceğin Kaprisi olacağına şüphe yoktur.”
1955’te Shell Şirketinin bastırdığı duvar takviminde Amasra’nın bir genel manzarasına ve bir de bozulmamış tarihi dokusu ile sokağına yer verilmiştir. O yılki Zonguldak Günün Sesi Gazetelerinde de Amasra’yı tanıtan bir dizi manzumeler, yazılar ve fotoğraflar yayınlanmıştır. Yine Tahir Karauğuz’un;
ilkönce Amasra’yla bezenseydi bu alem, Takdir-i ilahi bile hatta bozulurdu; Bir meyve yüzünden kovulan Hazret-i Adem Havva’yı Serendib’de değil, burada bulurdu!
rubaisi, Behçet Kemal Çağlar’ın ünlü “Amastris Masal.” manzumesi de bu gazetede yayınlanmış.
Büroya Kadar özetlenenlerden çıkarılabilecek sonuç; Amasra’nın, Türkiye turizmine öncülük ettiğidir. Bu nedenle de turizm tarihimizin ilk sayfasında, Amasra’nın yeri elbette olacaktır.

Amasra Reklam Afişi
1955 yılında Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’nün İngilizce bastırdığı dış turizme yönelik tanıtma broşürü. Amasra’nı deniz, plaj, konaklama, ulaşım ve tarih özellikleri özetlenmiş. Bu broşür, Türkiye’de turizme yönelik ilk yayınlardandır.

Uzun hazırlıklardan sonra 30 Temmuz — 6 Ağustos 1961 tarihleri arasında “Amasra’nın 500 üncü Fetih Yıldönümü Bayramını Kutlama” programı hazırlanarak “Sanat Şenlikleri ve Eğlenceler Haftası” düzenlenmiştir. O günün şartlarına göre bu, bir kasaba ölçeğinde gerçekleştirilen en büyük ve anlamlı bir kültür etkinliğidir ve yine ilktir. Dönemin Basın Yayın ve Turizm Bakanı Cihat Baban, Türk Kültür Derneği Genel Başkanı Behçet Kemal Çağlar, Zonguldak Valisi Amiral Tevfik Sargut, İstanbul Fetih Cemiyeti’nden Ekrem Hakkı Ayverdi, Nihad Sami Banarlı ve diğerleri, çok sayıda gazeteci, Birinci Ordu Mehter Takımı, Deniz ve Hava kuvvetlerine bağlı filolar, Zonguldak’taki kuruluşlar, okullar, dernekler, sporcular, yurdun her tarafından gelen akın akın halk; ilk kez büyük bir mahalli bayram izlemişlerdir. Merhum Tahir Karauğuz’un (1897-1982) yönettiği tören ve şenlikler; sergileri, milli oyunları, eğlenceleri, fener alaylarını, konser ve temsilleri, çevre gezilerini ve incelemelerini, sportif müsabakaları, bando mehter faaliyetlerini… kapsayacak biçimde geniş tutulmuş, ancak bunların bir bölümü imkansızlıklar yüzünden yapılamamıştır. Hafta boyuca Radyo haber bültenlerinde ve büyük gazetelerde Amasra şenlikleri yer almıştır. N.Sami Banarlı, izlenimlerini Hürriyet Gazetesi’ndeki bir yazısında “…Amasra’nın temiz ruhlu iyi ve sevimli halkını, tarihi el sanatlarını, Türk kadını kadar ince tel işlemelerini…” överek anlatırken Hayat Mecmuası da 500. Fetih Yıldönümü töreninin havadan alınmış nefis bir görüntüsünü yayınlamış; altında da “Donanma, bando, mehter takımı ve Hava Kuvvetlerinin katıldığı parlak törenlerin bir hafta sürdüğünü, açılan sergilerde hediyelik yerli elişlerinin, kömür ve şiferton numunelerinin tanıtıldığını, geceleri ışıklandırmalar yapıldığını, Basın Yayın ve Turizm Bakanlığınca bayram ve şenliklerin filme alındığını, hafta boyunca da Ankara radyosunca röportajlar yapıldığını…” açıklamıştır.
Bu girişim, İstanbul’un Fetih törenlerinden sonra, yurt genelinde bir yeniliğin başlangıcı olmuş; kentler ve kasabalar, fetih ve kurtuluş günlerini kutlamaya, bu vesileyle de yöresel sanat, kültür ve turizm özelliklerini tanıtmaya yönelmişlerdir. Yine, o yıldan itibaren Hayat Mecmuası’nın bir “turizm sayfası” açtığı; Amasra’yı turistik değerleri ve imkanları ile tanıttığı; öteki beldeler ve bölgeler hakkında da resimler ve bilgiler yayınlamayı gelenekleştirdiği görülür. Hayat Mecmuası bir resim altında şöyle yazmaktadır: “İstanbul-Ankara ve yakın çevrelerden birçok turist kafileleri Amasra’yı ziyaret etmektedir. Otel ve pansiyon adedi günden güne artmakta, Amasra bir turistik belde olarak gelişmektedir.” Turizm Bakanlığı’nın 1963’te yayınladığı Turizm Bülteni’nde ise Zonguldak ili genel çizgileri ile tanıtıldıktan sonra “Güzel manzarası ve plajlarıyla Türkiye’nin en cazip sayfiyesi” Amasra’nın özellikleri anlatılmıştır; “Burası, turizme önem veren ve halkının refahını ancak turizmle gerçekleştirebileceğine inanan kıyı kasabalarından biridir. Amasra evlerinin hemen tamamı yabancıların ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde basit konforlu, fakat temiz pansiyonlar şeklindedir…Halkın yabancılara karşı tutumu, onlara sağladığı manevi rahatlık ve samimi konukseverlik her türlü övgünün üstündedir. “Yine aynı Bakanlıkça İngilizce özetleri de içeren ilk “turizm broşürleri” Amasra’yı dış aleme tanıtmak maksadıyla basılmıştır. 1960’lı yıların Cumhuriyet, Milliyet gibi büyük İstanbul gazetelerinde açılan turizm rehberi sayfa ve köşelerinde, Amasra’ya özel bir yer ayrıldığı görülür. Bu sütunlarda verilen bilgilere göre, 1964’te, İstanbul’dan 15, Ankara’dan 20 TL’ye, otobüsle Amasra’ya gelinmekte, Paşa Kaptan Otelinde 12 TL gece ücretiyle kalınmaktadır. Üç kişilik bir pansiyon odasının günlük kira ücreti 15TL’dır. Sahil lokantalarında 2,5 bir balık yenebilmekte; yerli kara incir, pazardan kilosu 50 kuruşa alınabilmektedir. Lüks olmak yerine tabiata saha hazırlamış iyi niyetli insan örneğini ve tertemiz bir denizi” ancak Amasra’da bulmak mümkündür. 25 kişilik Amerikalı ilk turist kafilesinin izlenimleri ise “çok memnun kaldık” cümlesiyle özetlenmiştir.

Amasra Evi Kaleiçi
Osmanlı döneminden kalma Amasra evi

Amasra El İşi Şimşir
Amasra’daki geleneksel çıkrıkçılık, çekicilik sanatının klasik ürünleri: Cevizden rakı takımı, kahvelik ve şekerlik; ardıçtan şamdan ve abajur; şimşirden tuzluk, biberlik ve madenci feneri.
(1953’te Çağlayan Karauğuz tarafından çekilmiştir.)

Artık her yaz giderek artan ve iki binin altına düşmeyen günlük turist kalabalığının, Amasralılarla haşir neşir olduğu bir dönem başlamıştır ve bu 1970’li yıllara kadar sürmüştür. Bu, Türkiye’deki ilk turizm patlamasıdır. 1965’te Cumhuriyet gazetesinde Haluk Durukal, bu konuya değinerek “Plajı, ormanı, manzarası, rahatlığı hülasa her şeyi ile tam bir sayfiye olan Amasra’ya yardım elinin uzanmamasından” yakınmaktadır. Çünkü, o güne kadar ne başarılmışsa halkın ve Amasra’yı sevenlerin özverileriyle olmuş; kamusal yatırımlar henüz gerçekleşmemiştir. 1967-1968 ve 1969 yıllarında Hayat mecmuası, Sami Güner’in, Ozan Sağdıç’ın çok güzel fotoğraflarıyla süslü Amasra’ yi tanıtıcı yazılara ağırlık vermiştir. Ancak, kamu yatırımları ile birlikte asfalt karayollarının da hızla Güney ve Batı sahillerine yönelmesi de yine bu yıllardadır. İç ve dış turizm, bu olguya bağlı olarak sözü edilen bölgelere kayarken Amasra ve Akçakoca gibi Karadeniz sayfiyeleri, turizmi ikinci plana itip yeni arayışlara yönelmişlerdir. Her ne kadar 29 Haziran 1965 tarihli Anadolu Ajansı aktüalite bülteninde “Ankara’nın plajı Amasra”, kumsalı, tabiatı, insanlarının hoşgörüsü, tarihi eserleri, yolu, konaklama tesisleri ile tanıtılmışsa da turizmin karın doyurmayacağı gerekçesiyle Amasra’nın bir kömür şehri olması istekleri de yine bu sırada yoğunlaşmış ve kömür işletmeciliği gündeme gelmiştir. 1950’lerden beri süregelen plansız imar alışkanlıklarının, 1970’li yılardaki plansız sanayileşme süreciyle bütünleşmesi; kasaba nüfusunun birden bire 2-3 misli artması; geçici bir süre turizmi duraksattığı gibi, doğal ve tarihsel dokunun da ciddi zararlar görmesi tehlikesini getirmiştir. Fakat duyarlı bir kamuoyu ve basın, gelişmeleri adım adım izlemiş; “Kömür tesislerinin şehrin çok yakınına kurulması Amasra turizmini baltaladı”, “Tarihi şehrin tahribini önlemek için doğal sit kararı çıktı”, “Küçük Liman kirlenmeye terk edildi”, “Kaleler yıkılıyor” gibi başlıklar, yerel ve genel basında sıkça görülmüştür. Denilebilir ki, daha 1940’lı yılarda, Türkiye’de ilk turizm kıpırtısının başını çeken Amasra, 1970’li yılarda da hemen bütün turistik yerleri zaman zaman tehdit eden çarpık yapılaşma ve çevre kirliliği olgusunu yaşamıştır.
1980’den itibaren, kayıpların hızla telafisine başlandığı söylenebilir. 1981’de İzmir TV’nin gerçekleştirdiği “Kaybolan Cennet Amasra” programı, bu açıdan önemli bir uyarı olmuştur. Küçük Liman’ın kurtarılması ve temizlenmesi, bu liman boyunca geniş ve bakımlı bir park alanının oluşturulması; imar çalışmalarına ve ağaçlandırmaya ağırlık verilmesi; plajların ıslahı girişimleri, Amasra’ya artan ilgiye koşut biçimde gözlemlenen son gelişmelerdir.
Konuyu, Amasra’yı 1960’da inceleyen ve burası için uzun bir yazı hazırlayan bir Batılının (Dr.K.Kienitz) son cümlesiyle bağlamak istiyoruz.
“-Ne dereceye kadar arazinin tabiat güzellikleri korunup Amasra’nın eski mahallelerinin geleneksel üslûbu belirli bir hale getirilerek bunların, modern yaşayışın gerekleri ile bağdaştırılması başarılı bir şekilde çözümlenirse, Amasra’nın da o oranda parlak bir geleceği olacaktır.’

Amasra Çekiciler Çarşısı
Çekiciler Sokağında şimşir albenili vitrinler özellikle turistlerin dikkatini çekmektedir. (Cahit Akman, 1987)

Parktan Küçük Liman ve Boztepe (Cahit Akman, 1985)

  

Sponsored Links