18. Yüzyılın Amasra’sı

Amasra Tarihi

Amasra, bu yüzyıla karadan dış aleme kapalı, denizden açık, halkı denizciliğe alışmış olarak girdi.

Bir önceki yüzyılda yazılan ve ilk basımı 1729’da İbrahim Müteferrika tarafından gerçekleştirilen Katib Çelebi’nin ünlü Cihannüması’nda : “Karadeniz sahilinde bir tel-i ali (yüksek tepe) üzerinde bir kal’a-yı metine (sağlam kale)’dir. Camii ve dizdarı vardır ve karanın canib-i Şark ve Garbinde mahfuz limanları vardır. Dahi. Şarki olanı mehazisinde leb-i deryada muhtasar ve mülevves (basit ve pis) hamamı vardır. Kasabaya yüzelli hane derler. Onbeş karyesi (köyü) vardır.” cümleleri ile tanıtılan Amasra 18.yy’a gerçekten 150 hanelik hanelik, yaklaşık 800-1000 nüfuslu bir kasaba görünümü ile girmişti.

3 Mayıs 1701’de yani güzel bir bahar gününde Amasra’ya gelen J.Pitton de Tournefort ise Ereğli-Bartın yolu ile deniz’den kasabaya uğrayan Batılı gezginlerin en eskilerindendir.

“2 Mayısta çok güzel bir havada 80 millik bir mesafeyi gayet rahat alarak öğleden sonra saat 4.00’te Türklerin Dolap dedikleri Partenius vadisine girdik. Şayet Strabon, yeniden dünyaya gelse idi, buraları çok daha güzel bulacaktı kuşkusuz. O, Bartın ve Amasra yörelerini “bakir çayırlar” diye adlandırmıştır. Sular hala çiçekli yeşillikler arasında akmaktadır.

3 Mayıs günü sabah saat 9.00 da Amasra’yı bulduk.

Amastris’in bugünkü adı. haritalarımızda yazılı olduğu gibi “Samastro” değil; Amastra’dır. Vahşi(!) bir köy olup Kraliçe tarafından kurulduğu bilinen eski Amastris harabelerinin üzerinde inşa edilmiştir.

Arrien, Bartın-Amasra arasında 90 Stad (1 Stad:175 m,) saymıştır Erythine (Muhtemelen Çakraz) -Amasra arası ise 60 Staddır. Erythine’den Cromna’ya gene bir o kadar mesafe vardır. Cromna. limanı olan Cytros’a 90 Stad uzaklıktadır. Cytros ile Tios (Filyos)’un arası is 63 mildir.

Eski çağlarda Cytorne, Sinop’a bağlı bir liman iken, Amastris de Herakleia ile olan kader birliğini uzun süre korumuştur. Bir yarımada üzerinde bulunan Amastris yarım adaların meydana getirdiği limanları sayesinde daima avantajlı bir durum elde etmişti. Bu limanlar, Arrien zamanında (M.S.2.yy) işlekliklerini hala korumaktaydı. Fakat halihazır durumda her ikisi de kumlarla dolmuş vaziyettedir. Arrien, Amasra’nın. Herakleia Kraliçesi olan kurucusunun İranlı bir Prenses olduğunu bilmesine rağmen, buraya bir “Yunan Şehri” dir. der. Şehrin halkının, limanların sağladığı zenginlik sebebiyle birkaç sikke çıkardığını da kaydeder. Ayrıca, yine limanlarının elverişliliği bakımından Amastris’in iyi bir üs ve “senat” (Eyalet merkezi) olduğunu da vurgulamaktadır”

Tournefort. daha kuruluşunda bir Yunan şehri olmadığını kendisinin ifade ettiği Amasra’dan, her ne sebeptense garip duygularla ayrılmış ve “Amastris’i Türklerin eline bırakıp yolumuza devam edeceğiz.” demekten dilini ve kalemini tutamamıştır. (Bu yazarın Amastris paraları konusundaki

açıklamaları ilk bölümlerde verilmiştir.)

1702’de bu kez Doğudan Sinop’tan gelerek Amasra’ya uğrayan Aubry de Motraye ise Amasra limanlarının kapsamca, küçük gemilere hitap edebilen birer sığınak olduğunu belirtmekten öteye bir şey yazmamaktadır.

Bir önceki yüzyılın, kasabayı köyleşmeye götüren kötü hatıralarının 18.yy’daki kısıtlı gelişmeyle unutulduğu tahmin edilmektedir. Çünkü, 1720’li yıllarda, yetiştiği Kastamonu-Zonguldak çevresinde dikkate değer incelemeler ve gözlemler yaptıktan sonra edindiği bilgileri, Katip Çelebi’nin Cihannüması’na ekleyerek yazan Uluslu İbrahim Hamdi Efendi (ölüm:Muhtemelen 1730’lardadır), gerek Amasra’da gerekse Bartın’da, gelişme olarak kabul edebileceğimiz bir takım faaliyetlerden söz etmektedir. Büyük bölümü Cihannüma’nın aynısı olan “Atlas” adlı eserinin Batı Karadeniz bölgesini, özellikle de Amasra, Bartın-Ulus, Eflani, Safranbolu, Devrek ve Ereğli’yi tanıtan son bolümü tamamen orijinal, gözlemlere ve yerel derlemelere dayalıdır.

(Varak 312) Zağfranbolu: Oniki mahallesi dört camisi ika hamamı, Cinci Hoca’nın yaptırdığı mükellef bir han, viran bir kalesi vardır. Yavuz Köyü derler, Eflani tarafına Rum keferesi karyeleri ve şehirlünün ekserinde bağ evleri olub yaz günlerinde bağlara nakl ederler. Ve zemininde zağf ran eyu Dimağla tarlası gayet kıymetlidir. Mesela bir İstanbul! kile buğday ekilür tarlaya birkaç yüz kuruş verirler. Vilayet sengistan ve cezire gibi olmağla toprak azizdir ve oldukça ulema ve meşayihi vardır ve zağfran sebebiyle halkı hacıdırlar. Lakin hakikaten Kabe-i şerifi gören hacılardan değil. Zira gayet şerir vehilekarve kezzab ve bi-vefa ademlerdir. Kastamonu halkına galibdirler. Beher hal bir akçelik soğan tohumunu hilesis vermez ve etraf kazalarda gezüb ahmak Türklerin ellerinden balmununu baha ile alub zağfranı anınla mülemma ederler ve zağfranın arasına uspur şükûfesin ilhak edüb bir tel zağfrana on tel uspur zam edüb hezar dürug-u kazibe ile furuht ederler. Kezalik boyacıları kalıp ve sabunu murdar don yağı ile yapub iki kat İzmir bahasına füruht ederler. Her hafta Eflani ve Ulus ve Bartın pazarına ol meta-ı mekruhelerin götürüb vaf ir adem aldadırlar ve Zağfranbolu’nun üzümüne nazır ve taklit kabul etmez. Bir salkımın eline alup yerken parmakların birine yapışur.

“Eflani-bolu Pazarı ” her pazartesi durur. Dekanin-i vafire ve etmekçi furunu ve kasab dükkanları han ve odalar ve mahkeme ve Müfti yeri ve Kethüdayeri ve Nakibüleşraf ve bir camii vardır… ve pazarına her hafta etrafdan gelüb develer ve katarlar ile zahire almalarıyle ekser karları ekindir ve bir tarafında sığır pazarı durur ve ol tarafda püryan kuyuları olup Ruz-i Hızırdan Kasıma varınca kuyu püryanı pişirüb satarlar ve hayvanatdan at ve katır ve eşek ve koyun ve inek her kısmından mübalağa gelub alış veriş ederler ve ehalisi panbuk işlerler. Panbuk metaı çok gelür ve çadır tabir ederler astar ve sade yağı eyü olur ve pazarın kurbünde. Çelebiler derler bir mamur karye pazara müsrif olub mamur ve maldar kibarı olub sahib-i pazar (Pazar işlerini gözeten ve düzenleyen dahi ol karyeden olur… Depe köyde pabuç ve çizme dikerler ve Kayadıbi ebalisi mutaf (çul dokuyucu) olub Tavşanzaimi, Şimale Paşa ve Bedii ve Saçak bunların her biri mamur ve hanedan vezir-zade ağalar ve oda sahibleri olub müsafirine ikram ederler ve bu kazanın bazı yerlerinde selefden bakiye türbeler vardır ki etrafında nabit bir ağacı kat’ mümkün olmayub musırrı elbette helak olur… Kayabaşı’na giderken değirmen kurbinde bir mermer ruhamdan arslan olmağla tarla kenarında durur… Hazret-i Ali’nin askerine mütearız olmağla bedduasına mazhar olub taş o!muşdur…bu Eflani kazasında bırdürlü bağ ve bağçeve bostan olmayub üzüm ve kavun ve karpuz ve turb ve şalgam ve soğan ve sarmısağı cumleten Borlu’dan götürüb pazarda satarlar ve bunlar satun akçe ile alurlar bağ olmazsa bostan olurdu. Ahalisi rağbet etmeyüb iktiza etdikçe çarşudan alurlar ve meyva kısmını Ovayüzü ve Ulusdan götürürler. Bu vilayetde ancak alıç olur bir gayri meyve olmaz.Eflani kazasının Borlu’ya giden tarafında Paşa karyesi mukabelesinde senkistan tarla kenarlarında “iber yarısı”(?) ağacı vişne ağacı kadar kebir ve meyvedar ve gayet kesir olub Çal tarafına doğru yekpare ormanlıkdur. Lakin çi faide ehalisi Devlet-i aliyye duyub anlamasın deyü ne yerler ve ne de yedirürler ve ol havalide keklik vafir olur…”

“Devrek (Varak 315)… Deryadan alarga bir kazadır. Çele Dağı’nın şimaline düşer. Bolu bunun cenubunda vaki olub haftada pazarı ve hanları ve dükkanları var bir nice karyedir. Bolu suyu ile Nehr-i Mengen bunun kurbünden cereyan eder ve Araç ve Viranşehir nehrine bu kazada karuşub Hisarönünde Karadeniz’e gider ve yıl pazarı ki her senede bir kerre durub onbeş güne kadar mütemadi olub yedi divan bu kazadadır.”

“Pencüşenbe, nam-ı diğer Zarzene… Yirmi karyeli bir kazadır. Çarşanba kazasıyle bunun mabeynini Filyas suyu kat ider.”

“Benderekli, nam-ı diğer Ereğli Karadeniz sahilinde Bolu şimalinde bir kafadır ki tahminen devr-i seray-ı hümayûn-u cedid (Topkapı Sarayı) kadar olub taraf-ı şarka derya kenarı ve yukaru güney taraflarının ekser bedenleri harab olub ancak Garb tarafına vaki iskele ve şehrine muttasıl olan kapusu hey’et-e asliyesi üzere balater beden ve tabyalar ve kapunun üzerinde (varak 315) iki adem şekli ayak üzere dururlar. Dahil-i bab-ı kal’ada (kale dışında) esvak-ı mamuresi (bayındır mahalle ve sokakları) kahveleri ve bir hamamı ve çeşmeleri ve iskele kurbünde müsafirine han odalarına bedel odalar ve köşkleri olub sükkanına günde birer pare icare ile verirler ve etmekçi furunu olmayub herkes hanesinde etmek tabh edüb çarşuda satarlar. Çarşunun garb tarafında kefere vaktinde etrafı kargir divarlı limanı var imiş. Zamanla dolub harab olmuş. Elyevm anda debbağhane olub kal’anın harab divan mukabil inde etraf dan taş dökme bir I imanı vardır ve dahil-i kal’ada hin-i imaretinde olan bezastan ve dekakinin taşların yüzer adem yerinden kaldıramaz ve bazı kulelerinde bağçe edüb nerkis ve şair şükûfe gars etmişler. Bir mertebe ki şair diyarda öyle çiçek olmaz ve kal’a kapusunun haricinde bir kule zirvesinde Müfti hanesi olub safa-bahş ferah-feza bir hanedir. Hayli mamur bir kasaba olub pak dil-firib tazeleri (gönül çelici genç kızları) vardır. Lakin ehalisinin bir mikdar taassubu vardır. İncir ve üzüm ve ceviz ve şair meyvesi vefret üzere olub ehalisinin ekseri hilal (kürdan) ve kaşık yaparlar. Kerestesi olub İstanbul’a götürürler ve kal’adan Şark tarafından Karadeniz’ e müsrif bir depede merhum Fatih Sultan Orhan’ın hacesi Seyyid Yahya-yı Şirvani hazretlerinin evladından olub Seyyid Nasrullah Efendi hazretlerinin merkad-i münevvereleri olub bazı bi-kes fukara kızları varub hüceratda sakine olub hizmet (yoksul’kızları odalarında kalarak temizlik) ederler… Karadeniz Boğazında olduğu gibi bir fener olub sefinelere hata gelmesün deyü gicelerde firûzan olunur. Avamünnas (halk) beyninde (arasında) Hacıbaba türbesi deyü ziyaret iderler Sultan Orhan gelüb kal’afeth eylediklerinde oğlum şu makamı bana ihsan eyle deyü rica etmişler. Ricasına müsaade buyuruldukda bu yeri niçün istersin deyü istintak ve anlar dahi toprağımız bunda olub yatsam gerekdir deyü buyurmakla sultan merhuma rikkat gelmişdir. Bir pak ehalisi olub eyü metaların bez ve kereste ve meyvedir. Vilayetlerinde zina ve livata nadirdir meğer ki mütegallibeden bir yaramaz gelmiş buluna…”

Uluslu Hamdi Efendi, buraya kadar özetlediğimiz tespitleri ile Safranboluluların ticari girişimciliklerini; Eflani (eski Paflagon) Türkmen halkının ekip biçmeye yanaşmamalarını tasvip etmemiş gözükmektedir. Fakat Eflani’de kurulan pazar, muhakkak ki, yüzlerce yıllık bir geleneğin izlerini taşıyan “yabanlu pazarı” idi. Bundan daha ilginç bir diğer husus; Çelebi köyü ileri gelenlerinin Eflani pazarına “Çarşıağalığı” yapmalarıdır. Muhtemelen bunlar Türkmen soyluları idiler. Yazar HZ. Ali’nin ordusu ile buralara kadar geldiğini ve askerine saldıran bir arslanın, bedduası sonucu taş kesildiğini bir halk efsanesi olarak almış. Bu Arslanlardan teki Amasra Müzesinde bir kaçı ise halen Eflani de bulunmaktadır. Bölgeye Türklerin ilk yerleşmelerinin birer hatırası olan bu heykellerle ilgili taş kesilme tezi ve Hz. Ali’nin Eflani’ye kadar gelişi elbette ki gerçek değil fakat Emevilerle Abbasiler zamanında Arap akıncı kollarının bölgeye birkaç kez girdiği, kıyıya kadar inerek Amasra Kalesini kuşattığı, 8.yy olayları arasında açıklandığı üzere birer gerçektir. Eflanililerin, topraklarında yetişen (adı ve türü bilinemeyen) bir yemişi sırf hükümet duymasın diye yememeleri, yedirmemeleri ise halk-devlet ilişkileri açısından yorumlamaya değer. Böyle birşeyin varlığının öğrenilmesi, altından kalkılamayacak yeni vergi isteklerini gündeme getireceğinden doğal biri ürün fayda dışı bırakılmıştır. Hamdi Efendi’nin gezdiği Ereğli, kalesi, dalgakıranları, Roma dönemi kalıntıları, feneri ve Hacı baba Türbesi ile dikkat çekiyor. Bu türbenin bitişiğindeki odalarda kızların barınması, Müslümanlıkta pek de rastlanmayan bir davranış gibidir. Ereğlililerin kale bedenleri ve kuleleri üzerinde yetiştirdikleri çiçekler ise, “Cenovalılar’ın çiçekli kaleleri”ni akla getiriyor. Amasra’daki gibi Ereğli’de de kale duvarlarının renk renk çiçeklerle bezeli oluşu Hamdi Efendi’nin de dikkatini çekmiş, bunun gibi, Amasra’daki güzel huylu güzel yüzlülerin benzerleri Ereğli’de varmış… Nihayet iki kasabanın ortak bir başka özelliği de malzemesi ağaç olan üretimlerdir. Amasra’da makara, öreke imal edilirken burada da kaşık ve kürdan yapılmaktadır.

Atlas’ın 316-317. varaklarında ise Amasra ve Bartın anlatılmaktadır:

“Amasra altmışdört derece otuzbeş dakika tül ve kırkbir derece kırk beş dakika arzda sahil-i Bahr-i siyah’da Bartın Boğazından şarkda deniz kenarında tell-i ali üzerinde bir kale-i metine olub cami ve dizdarı ve birkaç mustahfız neferi vardır ve kal’anın canib-i şark ve garbinde kenardan munfasıl bir sagir adası (küçükada) olub anın bir köşesinde sagir gemilere küçük limanı olub kenar-ıbahr ile Ereğli’ye gidilür deyü söylerler ve şarki olan liman muhazisinde leb-i deryada buzhane namıyle muhtasar ve mülevves bir hamamı vardır ve bu Amasranın onbeş pare karyesi olub Sinob bunun şarkında karadan beş merhale ve deryadan yüz mil yerdir ve Ereğli’den karadan dört merhale ve deryadan elli milden ziyadecedir ve Bartın’a denizden dolaşıb bu boğazdan girüb varmağa dokuz mil ve karadan dört saat yerdir. Lakin mabeynde bir derbend (Taşköprü denen yer) olmağla yaramazı (yolkesen eşkıyası) eksik değildir ve kenar-ı bahr ile dokuz mil şarkda Deliklişile namında iki şak olmuş bir kayanın arasında ubur olunub kurbinde bir mescid ve iskele olub nahiyesine Göveles derler ve eşcar-ı zeytün ve tin(incir) mübalağa olub bir nahiye-i tavile ve kesirülmeyve ve soğuk suları cari değirmenleri vafir gûhistan ve mürtefi dağlar arasından Beyderbendi nam balkandan Ulus kazasına Tanca nam karyeye aşılur. Lakin gayet su’bülmeslek (zor geçilir) bir yerinde atını durgudub kendisi müsterih olacak yeri yokdur.

Ve vasat-ı cebelde (dağın yarı yerinde) yolun sol tarafında bir pınar kurbunde bir mağaradan rüzgar cıkub kapısına varılsa ademi alarga atar ve Amasra’nın deryadan şark tarafına dört beş saatlik sa’ bül-mürur (güçlükle geçilir) dağlarında bir leziz ve şirin pınar olub kefere vaktinde künk ile kaleye gelür imiş ve bu kalanın fevkinde sengistan havalileri (dağlık yöreleri) olub eşcarının (ağaçlarının) ekseri ıhlamur olmakla ehalisinin sanatları öreke ve iğ ve sarmısak havanı ve tütün dakkadukkası işlerler. Bir mertebe ki İstanbul’a cümle andan gelüb ve şair vilayeti iğna ve kifayet ettirirler. Kal’a derununda olan evsak-ı amiresi bununla müzeyyendir ve binyüzkıriki (Miladi 1728) Ağustosunda Kili iskelesinden sefine ile ol adanın önüne lenger-endaz-ı rahat olduğumuzda (demirlediğimizde) bir gulam (köle) bir sepetde beyaz dut getirdi ki tavuk yumurtası kadar var idi.”

Bartın…Karadeniz’den üç mil baidce bir liman ağzında yirmi dört karyeyi müştemil (24 köylü) bir kaza olub her cumartesi hafta pazarı durur. Matbu ve hoşnüma ve şirin kasaba olub bir iki cami ve mülevves hamamı ve Ulus Müftisi İbrahim Efendi binası bir cedid hanı olub eskiden elçi İbrahim Paşa anda bir nazik ve pak han yapdırıb ve kurbunde bir cami-i şerif ve minare mukabelesinde bir saat kulesi bina edüb hanın icaresinde hademe-i cami ve saatçiye tayin emiş idi ve bir hoş sûk-rü amiresi olub her sanatın erbabı bulunurdu ve saatin sedası yarım saatlik yerden ışıdılırdı ve camı

önünde latif çeşmeleri var idi. (…….) Bu kasabanın ehalisi birgüruhu Yirmibeş bölükden dem vurub ve gurûh-u aharı yetmişbirden laf ederler (…….) kasabalarında bir ihrak (yangın) zuhur edüb rüzgar müsaid olmakla cümlesinin haneleri yandığından maada ol cami-i şerif ve hanlar ve saat kulesi yanub bil-külliye hakister (yerlebir) olmağla elyevm ol revnak kalmamışdır. Beher hafta Bolu ve Borlu ve Eflani ve Ova(cuma) ve Ulus kazalarından vafir pazarcılar gelüb çamaşır ve çıra ve keten tohumu ve pesdil ve ceviz ve yağ ve keten ipliği ve astar ve kereste getürüb alışveriş iderler. Amma beher hal fukaraya cevr ve eziyyet ve malinden bir mikdarın noksan vermekle tefahür ederler. Bed-şirret ademlerdir. Kadı ve Müfti ve İstanbul gümrüğü tarafından bir adem oturır ve bazirgan gelüb metaların İbrahim Paşa hanına vaz’edüb sakin olurlar.Lakin herbiri bir mütegallibeye isnada muhtacdır ve serdarları dahi kendülerinden bir mel’un olur. Vilayetlerinde güzel gaile (zahire) olur. Lakin ekseri darı eküp anı yerler. Ereğli taraflarında bir kayağan taşı madeni olub pergar (pergel) ile müdevver kat’edüb(yuvarlakça kesip) sekiz on paraya taştan saç deyü satarlar. Hamirlü darı(mısır) etmeğin anda tabh edüb kartlaç namıyle yerler. Çokluk buğday etmeğine rağbet etmezler ve bu kasabada dahi etmekçi turunu olmayub herkes evinde nan tabh edüb (ekmek pişirip) piş-ı kahvehanelerde satarlar. Kavun ve karpuz ve kiraz eyü olur ve bu kasabanın iki tarafın liman-ı ırmak (ırmak limanı) kucaklayub ancak Ulus tartı küşade bir humvar zeminde olmuşdur. Toprağı kilermaniye müşabih olmağla hanlarının fevkinde kiremidleri kırmızı mercane benzer ve bu nehrin suyu Ovayüzü ve Ulus kazalarından cereyanla gelüb derbend-i kebiri (büyük boğazı) şak ile boğaz ağzından Bartın kazasına dahil olub kasabanın yukarı tartında bir mi I kadar geldikde sükûnet bul ub cereyandan kat’ ve piş-i kasabada bir latif ve müferrah iskelesi olub ırmak iki şak olduğu mahallerin herbirinde daima müceddeten sefine ihdas (yeni gemiler) olunmadan hali olmayub İstunbul Galatası gibi makara ve alat bükücü ve şair ehl-i sanayi mevcuddur. Bu liman piş-i kasabadan sahil-i Bahr-i Siyah’a (Karadeniz kıyısına) gelince iki tarafları düz ve humvar olub tarafeynde elma bağçeleri ve şair meyve ile memlû ve ekser eşcarında üzüm asması olub iki tarafdan ırmağa ab-ı zülale benzer pınar çıkub akar. Karadeniz göründüğü yerde bir düz çimendar mevzide denize karşu sol tarafda bir han-ı sagiri vardır. Ekser sefine mutarassıd-ı hava(meteoroloji görevlisi) anda olmağla eylenürler. Kurbünde bir iki latif pınarı olub suyu andan içerler ve ırmaksuyu denize karışdığı yerde denize çıkarken sağ tarafda ve içerü girerken sol tarafda suya beraber kalkan gibi bir kaya uzanmışdır. Eğer anı şikest idüb (kırıp) tathir etseler (temizleseler) bu limana kebir kalyonlar dahil olur idi. Murad etseler bir cüz’i masraf ile olur. Bir sal çatılub üzerinden nakb ve barit ile pareleyüb tathir olunur ve fevkinde keferemande (dinsizlerden kalma) bir palanka yeri vardır ve bu kasaba-i Bartın’dan nehir kenarıyle Ulus’a gidenler öğleden sonra avdet edüb der*bend ağzında Boğaz kurbünde latif kiras bağçeliklerine yatub andan derbend ki tahminen dört saatlik mesafe kadar nehrin sol tarafından Ulus kazasına varılub derbend geçildikte Borlu ve Ovayüzü ve Eflani taraflarına gidenler nehri geçüb sağ tarafına şarka gidüb, Ulus’a ve Gökbil’e gidenler temam şarka giderler… Varak 318: Ulus hududunda Orma nam çifliğe varılır. Tarik su’bulmeslek olub yüklü bergirler güçle mürur iderler. Lakin Devlet-i aliyye’nin muradı olub bir mikdar akçe sarfıyle bu tarik(yol) tathir olunub tomruk çekmek müyesser olur ve Gökbil ve Uluyayla’nın kerestesi Devlet-ı aliyyeye değil dünyaya vefa eder derya-yı bi-nihaye (uçsuz bucaksız deniz gibi) dağlardır. Lakin (yolun yapılması) memleketin harabına sebeb olur. Zira devlet tarafından ser-i kare (işin başına) memur olanlar mal tama’ı ile fukarayı rencide ederler ve bu derbend-i kebirden Ulus kazasına çıkıldığı yerde yine kefere-mande palanka asarı vardır.

“Ulus:…on pare karyelü bir kaza olub Cum’a pazar, durur… vasatından mürur eden nehrin iki taraflarında karyelerive hadayik ve besatini (bahçe ve bostanları) olub aralıkda mürtefi bayırlar ve senkistan yerlere ziraat edüb ekser demedi kızak ile çekerler ve Ulus Camii iki çayın beyninde bir çınar-zarda vaki olub cumaya gelenler ol çaylardan abdest alurlar ve piş-i cami-i şerifde bir humvar düz ve çemendar mahalle düşüb sayedar kebir çınar ağaçları sayeban-ı feza olub hılalında piryan pışırub satarlar. Kebir şişler ile bütün koyun yahud keçi kebab edüb biryan deyü verirler. Kurbünde olan karyelerden nan-ı aziz (ekmek) ve şair levazım getürürler. Bolu ve Zağfranbolu ve Kastamoni1 den bazı Ermeni bazirganı ve haffaf (kavaf) ve kalaycı ve kazancı ve şair meta-furuşlarçok gelüb her birinden birer ikişer akçe bac alınub imam ve hatibe vazife verirler. Bu cami-i şerif bir garib ahşabdan yapılmışdır ki dıvarları birbiri üzerine vaz’hatıl ve köşe başları çatma (çantı tipi) ve bir kaide bir büyük cami olub mahfil tahtında olan sütunların birkaçı Ayasofya’yı kebirde olan mermer sütunlara şebih (benzer) ve re’s-i sütunlar münakkaş ve musanna (sütunbaşlıkları süslü) ve latif direklerdir. Garabet bundadır ki ol diyarda maden mermerin vücudu yok ve diyar-ı ahardan ol mahalle taş ve direk getürmek bir veçhile mümkün ve mutasavver değildir ve caminin minaresi kezalik kubbenin vasatında elvahdan mebni olub bu kadar binada temür mismare müteallik bir çivi olmayub ağaç çivi ve çatma ve müddet-i binası (yapılış zamanı) Devlet-i Osmani tasarrufundan (Osmanlı Devletinin kuruluşundan) mukaddem (daha önce) olmağla birkaç yüz sene mürur etmiş elyevm bir divarınaveyahud bir tahtasına tezelzül gelmemişdir… ve etraf-ı camide mahkeme ve Müfti makamı ve ayandan bazılarının mahsus yerleri olub eyyam-ı şitada (kışın) nehirlerin tuğyanı vaktinde cumaya gelinmez. Bundan şimal tarafına yine nehir kenarında Gürgan camii ve kaza nihayetinde Dirahna camii ve Dağ Divanı’nda Kuzsahrmç nam karyede bir camii şerif daha vardır… Ekser kuralarında mescidleri ve imamları olub cemaatle namaz kılmaya gayet mukayyeddirler ve mektebleri olub muallim-i sıbyan haceleri (ilkokul öğretmeni) vardır ve kibarlarının müsafirha nelerinden gayri her fakirin dahi birer koltuk odaları olubmuzeyyaf ademleri (görevlileri) vardır…”

Amasra Küçük Liman

Kemere-Direkli arasındaki Kale Mahallesinin güney-batısı.

Çekiciler Çarşısı

Küçük ve Büyük Limanlar arasındaki Hisar-peçe boyunca uzanan tek sokaktan ibaret bir çarşı, yüzlerce yıl gemicilere hizmet vermiştir. Buradaki küçük el tezgahlarında genellikle makara dili, kavele, yeyke, ıskarmoz imal edilmiş, gemiciler usta kalafatçıları, dülgerleri de yine çarşıda bulmuşlardır. İhracata dönük kavata, havan, iğ, öreke, dakkadukka, sap, şekerlik vb. imalatına geçiş muhtemelen yelken gemiciliğinin gerilediği 19.yy.da söz konusu olmuştur. Dükkanların çoğunda çıkrıkçılar çalıştığından bu sokağında adı çekiciler, ya da tek tip sıralı dükkanlar olması nedeniyle sıra dükkanlar adı ile tanınmıştır. 2 katlı 2-3 kıraathanesi ise esnaf ile gemicilerin dostluk kurdukları mekanlar olmuşlardır.

Çekiciler Çarşısı

Çekicilerde tarihsel dokudan ayakta kalan tek yapı.Ahşap dolma tekniği ile 2 adet tezgahı ile üstünde 2 adet odadan ibarettir.(Cahit Akman tarafından 1987’de çekilmiştir.)

Çekiciler Çarşısı

Kaleiçi mahallelerinin her yerdeki ortak özelliği sokakların çok dar, yapıların bitişik düzende ve küçük oluşudur. Halen bir mahalle konumundaki Amasra Kalesi’nde bu zorunlu gelenekten pek az izler görülebilir.

Hamdi Efendi, kendi memleketi olan Ulus’a köylerine ve özelliklede doğduğu Endüz Karyesine daha fazla yer ayırmış. Atlas’ta buralara değgin ilginç bilgiler yer almaktadır.

Amasra için verdiği bilgilerin ilk bölümü, Evliya ve Katip Çelebilerin eserlerinden aynen aktarılmıştır. Fakat Taşköprü derbendinin güvensizliği dolayısıyla kara bağlantısının tehlikeli oluşu; halkın, çevre ormanlardaki ıhlamur ağaçlarını işleyerek öreke, iğ, havan, dakkadukka yapmaları; üretimlerini İstanbul’a ve öteki illere sevk etmeleri; yeni bilgilerdir. Yazarın, Amasra’nın kuzeydoğusundaki Mülketdağı’ndan çıkan ünlü kaynak suyunu ve buna mahsus antik şebeke kalıntılarını görmüş olması enteresandır. Fakat kendisine ikram edilen dutun, tavuk yumurtası iriliğinde oluşuna inanmak mümkün değildir.

Hamdi Efendi, Bartın’ın kuruluşu, iskanı, geçirdiği büyük yangın konusunda da önemli bilgiler aktarıyor. Ancak, bu bilgiler arasına, duyduğu dedikodular, yalan yanlış haberleri kattığı da bir gerçek. Eskilerin “mesmuata müstenit” (duymaya dayalı) dedikleri asılsız birçok konu ve objektif olmayan gözlemler; Atlas benzeri kaynakların güvenilirliklerini azaltan nedenlerdir. Bununla birlikte yazarın, Ulus ve köyleri için verdiği tafsilat, halk gelenekleri, inançlar ve özellikle de yöredeki 12. ve 13. yy’lardan kalma ahşap camilerin tanımlamaları çok önemlidir. Türk-İslam sanatı ile olan ilgisi küçümsenemeyecek bu mabetlerin hemen hepsinin, yakın zamanlarda yıkılıp yerlerine basit camilerin yapılmış olması ise çevredeki en ciddi tarihsel kayıp niteliğindedir. (•) Arıt Dağı ile bu masifin güney yamaçlarındaki Roma kalıntılarının çevre köylülerce birer taş ve tuğla ocağı olarak kullanıldığını da anlatan Hamdi Efendi, gördüğü muazzam sütunların, büyük taş blokların buralara kara yolu ile getirilmesinin mümkün olamayacağı yargısına vararak: “yeraltında bu kadar mermer yapı mümkün değildir, meğer ki eski zamanlarda deniz buralara kadar girmiş; ve mermerler gemilerle getirilmiş ola.” demektedir. Kuşkusuz anlattığı bu yer, “Uzunçarşı” diye bilinen ve Arıt Dağı’nın şahikasında yer alan eski Roma şatosudur. Amasra-Eflani arasında stratejik değerdeki bu şatonun, 13.yy’dan itibaren terk edildiği sanılıyor. Hamdi Efendi burası için: “-Sahil-i Bahr-i siyah’a dokuz saat kadar baid (uzak) olduğundan başka gayet sa’bülmeslek ve’l mürur (aşılmaz geçilmez) yerler olub bir veçhile araba gitmez. Haml-i sakilin (ağır yüklerin) nakli mümkün değildir. Azim senksar ve kûhsar (dağlık taşlık) cibal-i şahikalar (dağ tepeleri) beyninde vaki olub ol mermer direklerin bazıların barut havanı yaparlar. Lakin o! mevzi’den kaldırub bir iki saatlik mesafede bir karyeye götürmek mümkün olmaz. Yine yerinde kalur. ve ol kûhi dağlar beyninde atik cadde tarikler (eski karayolları) vardır ki elyevm ol diyarın ademi bilmez ki nereye gider.” diyor.

Sonuç olarak; Atlas’ın yazarı, Amasra ve yakın çevresinin 18.yy’daki sosyal ve ekonomik yapısına, verdiği değerli bilgilerle ışık tutmaktadır: Dağlık yörelerin insanları, deri, maden, ağaç hammaddelerine dayalı el sanatları ve hayvancılıkla, vadi düzlüklerinde yerleşenler ise yeni ürünleri denemek yerine, mesela mısır tarımı gibi tek mahsûlle yetinmektedirler. Alış veriş düzeni, geçmiş yüzyılların takas sistemine dayalı pazarcılıktır. “Akçe ile satun alma” ender görülmektedir. Büyük yöre pazarları -ki başlıcaları Safranbolu, Eflani, Bartın ve Ulus’tadır, -ile tek örneği Devrek’te tespit edilen panayır; “ağalar”ın sorumluluğunda kurulup kaldırılmakta, bu açıdan da halkın güçlü ve varlıklı ağalara bağımlılığı kaçınılmaz gözükmektedir. Çevrenin dışarıya satabildiği, kereste, keten kenevir, zift, urgan, palamar, yelken bezi, kürek, kaşık, kavata, deri, vb.dir. Şartları ve yöntemleri değişmeyen bu düzen; nüfus artışının ve giderek artan mütegalibe baskısının sonucunda göçleri yoğunlaştırmış; büyük şehirlere göçme şansını elde edemeyenlerin ise yoksulluğa katlanmaları kaçınılmaz olmuştur. Yalnız Taraklıborlu ile Bartın, geniş orman ve ziraat alanlarına sahip olmaları, ticarete yatkınlıkları sebebiyle bu yeni olguyu en hafif atlatan, buna karşılık Amasra, 1750’lerde buraya uğrayan Richard Pockocke’un ifadesi ile “kötü bir köy” durumuna düşen merkezlerdir.

Bir önceki yüzyıl kapanırken (H.1104, M.1698’de) Bolu Sancağı’ndaki kaza ve kasabaların voyvoda yönetimlerine bırakıldığı biliniyor. Bu, devlet otoritesi boşluğunun yerel güçlerle doldurulması önlemidir. Sancaktaki her kırk veya elli köy, bir kaza oluşturmak üzere, yönetimleri birer yerli ağaya “voyvoda”, “mütesellim”, “serdengeçti ağası” sanları verilerek bu sıralarda bırakılmaya başlandı. Bolu -Ereğli – Amasra üçgeninde kalan yöreler; 18.yy’ın ilk yarısında bu tür yöneticilerin buyruğu altına girmiş bulunuyordu. Bolu Sancağında teşkil edilen “voyvodalar konfederasyonu” içinde, Bartın ve Amasra’yı Çalıkoğulları ile Yirmibeşbölükoğulları temsil etmekteydiler. İlginç bir gelenek olarak da çevre ayan ve voyvodaları, “halkın vekilleri” sıfatı ile senede iki kez, Kasım ve Hızır iptidasında, kalabalık maiyetleriyle Bolu’ya giderek Bolu Hasları Voyvodası’nın başkanlığında toplanıyor; ortak yönetim kurallarını ve yöresel sorunları tartışıyorlardı. Her ağa veya voyvoda, kendi kazasının vergi pusulası ile tevzi defterini alarak dönüyordu.

(*)Emekli İlkokul Müdürü Sayın Mehmet Dinçin 1950’lerde incelediği Dirahna Ahşap Camisini, Prof. Doc. Sn. Oktay Aslanapa ile gidip görme girişimimiz, bu tarihi yapının yıkıldığını öğrenmemiz sonucu gerçekleşmemiştir.

Bartın ve Amasra ayanları olan Çalıkoğulları ile Yirmibeşbölükoğullarının kökende hem akraba hem de Yeniçeri asıllı oldukları kuşkusuzdur. Muhtemelen 18.yy’ın ortalarına doğru Amasra’ya yerleşen ilk Ocaklı’nın Yirmibeşbölüğün Ahmed Ağa olduğu, oğluna ait mezar taşındaki ibarelere dayanılarak ileri sürülebilir. Ahmed Ağa ile aynı lakabı taşıyan fakat belge ve kaynaklarda kendilerinden Çalıkzade olarak söz edilen Bartın ayanları Süleyman ve İbrahim Ağalar ise zaman zaman Bolu Sancağı voyvodalığın, da üstlenmişlerdir. Bunların, Viranşehir (Eskipazar) ayanları Hacı Ahmedoğulları ile olan nüfus çekişmeleri ise en az yarım yüzyıl sürmüştür.

Osmanlı Devletinin 1760’lı yıllardan itibaren Batı cephelerinde sürekli savaşlara girmesi yoğun asker isteklerin, gündeme getirince ülkenin her tarafından istendiği gibi; Bolu’dan, Viranşehir’den, Bartın ve Amasra’dan da ağaların buyruğunda çok sayıda gönüllünün cephelere koşturulması emredilmeye başlandı. Ağalar, peşlerinde götürebildikleri askerin sayısına ve cephede varlık göstermesine göre bölgedeki yetkinliklerini arttırmaktaydılar. Ağaların tertip ettiği 500-1000 neferlik gönüllü taburları köy delikanlılarından oluşuyordu ve bunların savaş deneyimleri de yoktu. Serdengeçti, Dalkılıç, Fedai ya da ölüm-eri denen bu yiğitler, düşman kuşatmasını yarmak, bir kaleye girmek, düşman birliklerine şuursuzca saldırarak panik ve yılgınlık yaratmak gibi; mutlak ölümle sonuçlanan taktiklerde, çoğu zaman başlarındaki ağalarla birlikte harcanırlardı. Her şeye rağmen ölmemek-şehit düşmemek şansını elde edenlere ise Devletin, Serdengeçti Ağalığı, Kapıcıbaşılık gibi payeler vermesi olağandı. Cevdet Paşa, “Bolu Voyvodası Çalıkzade İbrahim Ağa’nın ikibin neferle Sofya sahrasında Ordu-yu hümayun’a vasıl” olduğunu ve bütün şiddetiyle devam eden 1787 Osmanlı-Rus savaşları sırasında Eflak’a sevk edildiğini, düşmana karşı hayli yararlık gösterdikten sonra “rütbe-i şahadeti ihraz ile isbat-ı cevher-i sadakat eylediğini” anlatıyor. Tabii, götürdüğü ikibir piyade ve süvari, Bolulu, Bartınlı ve Amasralı genç de aynı akibete uğramıştır. İbrahim Ağa’nın babası Çalıkzade Süleyman Ağa ile Amasra Serdengeçti Ağası(?) Yirmibeşbölüğün Mehmed Ağa ise bu tarihten yaklaşık yirmi yıl önce 1768 Osmanlı-Rus savaşında ve aynı şekilde Eflak cephesinde ki şiddetli çarpışmalarda askerleriyle birlikte erimişlerdir. Şehit düşen ağaların ve anılarının unutulmaması düşüncesiyle “boş mezarlara taş dikildiği” biliniyor. Bartın’da Kırtepe ve Orduyeri mezarlıklarındaki çok sayıda “sarıklı ağa mezarı” bunlardandır.(••)

Küçük Liman’ın güneydoğusundan gerilere kadar uzayan ve 1930’da tamamen kaldırılan eski Amasra mezarlığındaki ağa mezarlarının ise ancak birkaçı (•••) bulunarak müzeye konulmuştur. Bunlardan, Moskof çenginde şehit düşen Mehmed Ağa’nın mezar taşının iki tane oluşu dikkati çeker. İlkinde “Bir Ağa-yı ali’nin/Makberidir bu mezar/Hak-i yeksan eylemiş/Nazik vücudun rûzigar/Şehid olan merhum ve mağfur Esseyyid Mehmed Ağa ruhuna fatiha sene 1182” ikincisinde ise “Fenadan bekaya eyledi rıhlet/Kabrini ede Hakk ravza-i cennet/Amasralı Yirmibeşbölüğün Esseyyid Ahmed Ağanın oğlu merhum ve mağfur Esseyid Mehmed Ağa fatiha, eş-şehid. sene 1182 Zilhicce (Nisan 1769)” yazılıdır. Mehmed Ağa’nın, Bartınlı Çalıkzade Kapıcıbaşı İbrahim Ağa’nın, Orduyeri mezarlığı’ndaki Serdengeçti Ağası Genç Ali Ağa’nın, Amasra ayanı ve muhtemelen Mehmed Ağanın oğlu Esseyyid el-hac ali Ağa’nın…mezar taşlarındaki “simidi sarık” formu, onların aynı ocaktan oldukların, ve atalarının; Yeniçeri örgütünün Ağa Bölükleri’nden Yirmibeşincisine mensup “defter çalığı” bir zat olduğunu düşündürmektedir. Bu meçhul ata, Ocak’tan atıldıktan sonra Bartın-Amasra havalisine gelip yerleşmiş, 1730’larda küçük bir derebeyliğinin temelini atmış gözüküyor. Uluslu İ.Hamdi Efendi’nin Bartın’daki nüfuz çekişmelerine değinirken “bir kısmı Yirmibeşbölükten, bir kısmı Yetmişbirden söz eder…” demesi, ailenin henüz tam otorite kuramadığının bir delilidir.

(••)Kaldırılan Kırtepe mezarlığındaki bu tür taşlarla Bartın eski Belediye Başkanı Kemal Samacıoğlu (1696-1985) ilgilenmiş, kitabelerim okumuş ve taşları da bir yerde toplamıştır.

(•••)Mehmed Ağanın Hacı Ali Ağanın ve İbiş Ağanın mezar taşlarını, 1965’te tesadüfen bulduk. Bunlar yazılı cepheleri alta gelecek şekilde Amasra yazlık sinemasının tuvaletine çıkılan basamaklarda kullanılmışlardı.

Her savaş çıkışında asker istenmesi sonraki yıllarda da sürmüştür. Özellikle de Rusya’ya ve Avusturya’ya açılan 1780-90 savaş döneminde, bölge ayanlarına yazılan hükümler, genellikle asker isteklerini içermektedir. Bartın, Ereğli, Amasra kadılarına, Çalıkzade Hüseyin Ağa’ya, Şehir kethüdalarına ve Zabitan-ı memlekete hitap eden sultanlık buyruklarının bazıları şu konuları kapsamaktadır:

“Filyos’ta batan kalyonun top vesairesinin İstanbul’a gönderilmesi”(Yıl:1202-Miladi:1787)

“Viranşehir Voyvodası (Amasra ve Bartın buraya bağlıdır.) Çalıkzade’nin cepheye asker şevki” (Yıl:1205-1789)

“Bolu Voyvodası Çalıkzade Hüseyin’in (Bartın ve Amasra buyruğundadır) iki kıt’a sefine inşa etmesi (Yıl:1207-1791)

“Kapucubaşı Ali’nin (Aslen Amasralıdır ve bir süre sonra isyan edecektir) Ereğli’de kalyon inşa etmesi” (1209-1794)

“Kapıcıbaşı Hüseyin’in Bolu-Bartın-Amasra havalilerinden toplayacağı bin nefer piyade ile cepheye gelmesi” (Yıl:1210-1795)

“Dergah-ı Mualla Kapıcıbaşılarından Bolu Voyvodası Çalıkzade Hüseyin’in Bolu ve Viranşehir sancaklarındaki kazalardan (Bartın ve Amasra dahil) bin asker toplayarak Serasker maiyetine memuriyeti” (Yıl:1212-1797)

“Bartın’da sakin Kapıcıbaşı Çalıkzade Hüseyin’in, Amasra ve Bartın’dan tertip edeceği 500 nefer süvari ve piyade ile bilfiil Moskof Seferine gelmesi”. (Yıl:1224-1809)

Görüldüğü gibi, Çalıkzade Hüseyin; 1790’dan 1810’lu yıllara kadar, Bolu, Viranşehir, Bartın ve Amasra üzerindeki otoritesini hem ayakta tutmuş, hem de askeri buyrukları yerine getirmiştir.

Bu hareketli dönem zarfında bir isyan olgusunun Ereğli’den Sinop’a kadar kıyı bölgesini ayrıca etkilediği yine arşiv belgelerinin yardımı ile tespit edilmektedir. Orta Karadeniz bölgesinde (Samsun-Ordu-Amasya) güçlü bir derebeylik kuran Canikli Ali Paşa’nın çok kritik bir sırada 1778′ de Rusya Seferi için Serasker atanması, ertesi yıl ise isyan etmesi ve hemen ardından savaşmaya memur edildiği Rusya’ya sığınması; Devlet için yeni bir badire oluştururken Karadeniz iskelelerine de ağır külfetler ve angaryalar getirdi, ilkin, “Canikli Hacı Ali Paşa’nın maiyetinde görevlendirilen askerin; tahsis edilen üç direkli gemilerle karşı sahile geçirilmeleri” bir sorun oldu ve “Bartın Amasra Sinop sevahili iskelelerinin kuzzat ve nevvabma” buyruklar çıkartılarak kayık, şayka, çektiri her ne ki mevcutsa seferber askerin şevkine tahsis edilmesi istendi. Bu emrin ifası soruna yeterli çözüm getirmediği gibi, Anadolu’dan akıp gelen asker kalabalıkları Amasra’da ve öteki iskelelerde karışıklıklara yem yiyecek sıkıntılarına neden oldular. Ali Paşa’nın isyanı başladığında ise bu kez 1780-1782 yılları boyunca art arda yeni emirler çıkartılarak “Firarı Canikli Ali Paşanın” (Çoğu belgelerde de “Şakı Zor Ali” diye geçer) kalabalık avanesinin yakalanması; yine Amasra. Sinop kaleleri dizdarlarından, Bartın kazasında mukim Turnacıbaşı Süleymanağa-zade Çalıkoğlu İbrahim’den, Amasra Kadısından, ayan ve zabitandan, Safranbolu Kadısından… istendi. Bu yıllar zarfında Amasra Kalesi tutukluların doldurulduğu bir zindan durumundaydı. Düzlükte ise bir seferberlik halinin gerektirdiği çadırlı asker kalabalıkları; limanlarda da Donanma’dan gemiler vardı.

Amasra ve çevresiyle ilgili olmak üzere 18. yy’a ait epeyce bir Arşiv belgesi de “odun yükümlülüğü” konusundadır. Devrek. Oniki Divan, Bender-i Ereğli, Taraklıborlu ve Amasra; Başkent İstanbul’un giderek artan odun ve kereste ihtiyacını karşılamakla yükümlü birer kaza durumuna 18.yy’ın ikinci yarısında girmiş gözükmektedir. Şile’den Cide’ye kadar birçok iskelenin resmen “hatab(odun) iskelesi” yükümlülüğüne bağlandığı tespit edilmektedir. Bunların başlıcaları; Karasu. Ereğli, Filyos. Bartın-Çayağzı, Amasra ve Cide’dir. Bu iskelelerin Kadı ve naiblerine çıkarılan hükümler ve İskele Eminlerine verilen buyruklar , İstanbul’un ne ölçüde yakacak sıkıntısı çektiğini düşündürür. İstenen salt odun da değildir; Tersane-i Amire için gemi keresteleri, tomruk ve direkler; çok sayıda marangoz ve gemi mimarı (dülger) da tekrarlanan isteklerdendir. Çoğu zaman mahallin Yeniçeri Serdarlarına da bu konularda emirler yazılmıştır, öyle anlaşılıyor ki odun, kereste ve usta; söz konusu yüzyılda İstanbul’un birinci sıradaki ihtiyaçları arasındadır. Fakat bu hesapsız kitapsız istekler; Uluslu Hamdi Efendi’nin “değil Devlet-i aliyye’ye dünyaya vefa eder” diye tanımladığı Gökbel ve Uluyayla ormanları için de diğer koruluklar bakımından da ciddi bir tahrip nedeni olmuş; halkın ise sürekli şekilde kesim ve taşıma yükümlülükleri altında ezilmelerine yol açmıştır. Bu durum, bir sonraki yüzyılda da artarak sürecektir. 19. yy ortalarında “Kavak’dan Amasra’ya varıncaya dek hatab iskelelerinin Kadı, naib, Emin ve Serdarlarına” yazılan hükümler bunun kanıtlarıdır. Ayrıca, bu belgelerden, kereste talebinin daha çok Bartın’a ve Ereğli’ye yönelik olduğu da anlaşılmaktadır. Yine, şimdiki Zonguldak kentinin bulunduğu mevkide sırf kereste depolanması ve buradan başkente nakliyat işleri yapılabilmesi için bir iskelenin kurulduğu ve 1800’lü yıllarda bu iskeleye “Tahta iskelesi” denildiği; burada, Tersane-i Amire tarafından Bahriye subay ve askerlerinin görev yaptıkları da yine belgeler yardımı ile anlaşılabilmektedir.

Amasra’nın 18.yy ikinci yarısında girdiği hareketli yaşayışın Batılı bir gözlemcisi, Fransa’nın İzmir’deki Konsolosu Charles de Peysonnel (1727-1790) olmuştur. Türkiye’de bulunduğu sırada yaptığı gezi ve incelemeler sonunda Karadeniz’in ticari önemi konusunda bir kitap yazan bu diplomat; Amasra limanlarının, her ne kadar savaş şartları açısından elverişli değilse de ticari bakımdan önemli olduğunu, tüccar gemilerinin her iki limanda da barınabilme imkanı bulunduğunu, limandan çok miktarda odun ve kereste ile birlikte ortalama yirmi yük (bir yıl için) çıkrıkçı işi ağaç malzeme sevk edildiğini, bunların yanı sıra bir miktar halat ve kenevirin de bu iskeleden yüklendiğini, fakat burada Devletçe görevlendirilmiş bir gümrük işletmesinin bulunmadığını. Amasra ile İstanbul ve öteki limanlar arasında da ulaşımı sağlayan birçok teknenin (yelkenlinin) çalıştığını, kasaba ve çevresindeki nüfusun üçbin dolayında tahmin edilebileceğini vs. yazar. Büyük bir ihtimalle konsolosun verdiği bu tahmini rakam içerisinde, seferber askerler, odun kereste yükümlüsü nakliyeciler ve kesimciler, müteahhitlerin işçileri vs. de vardır. Peysonnel, Amasralı çıkrıkçıların en çok şimşir ve ceviz ağacı işlediklerini, bunlardan havan, makara vb. araç gereçler yaptıklarını da kaydeder. Yüzyılın sonunda Amasra’ya uğrayan bir başka Fransız. Joseph de Beauchamps (1752-1801) dir. 1797’de kasabaya gelen bu araştırmacı, daha çok tarihi eserlerle ilgilenmiştir. Bedesten denen Roma yapısı ile rıhtımları ilginç bulduğu gibi; düzlükteki bazı harabeleri de tespit etmeye çalışmıştır. Amasralıları cana yakın ve munis bulan Beauchamps’tan hemen sonra buraya uğrayan Lafitte ise limanların askeri açıdan güvenliğe alınması, top bataryalarının durumu küçük liman mevkiinde eski su kemerinin durumu (bunlar kreliçe Amastris ve roma döneminden kalma harabelerdir) yine küçük liman kıyısına yakın roma tapınakları ile ünlü Kulkayası yol anıtı hakkında bilgiler vermektedir.

1800lu yıllara doğru Amasra, suyu çekilmiş sel yatağı manzarasıdadır. eski çağların zengin kalabalık, görkemli Amastris’i çoktan unutulmuş; kalıntıları güneyden kuzeye doğru, bir lav tabakasını aratmayacak kalınlıkta doğa örtüsünün altında saklı kalmıştı. Küçük Liman kıyılarında ise, ulu cevizlerin, yaşlı selvilerin gölgelendirdiği çok geniş bir alan Müslüman ölülere terk edilmiş bulunuyordu. Kuşkayası dağını, eski Roma yolunun izleriyle aşan bozuk bir patika, Bedesten düzünü ve bu mezarlığı geçerek pek az hareket görülebilen çarşıya ve kaleye ulaşıyordu. Çoğu harap 200 kadar Çantı ev; ekserisi işsiz ve aylak bin dolayında bir nüfus… Yüzyılın getireceği yeniliklere ve olaylara rağmen durağanlığını uzun zaman koruyacak olan Amasra’nın bu hali için Ernest Von der Nahmer; eski bir Alman efsanesinden esinlenerek (Dornröschen: Yüzyıl uyuyan Prenses) demekten kendisini alamayacaktır.

Geçmiş dönemlere oranla, 19.yy’ın Amasra tarihindeki yeri oldukça önemlidir. Kasabanın, yaklaşık otuz civarında Batılı gezgin tarafından ve çeşitli amaçlarla ziyaret edilmesi bu yüzyılın belirgin bir özelliğidir. Bu araştırmacıların uyarılarına kadar, sahip oldukları tarih hazineleri konusunda hemen hemen hiçbir fikirleri bulunmayan Amasralılar, her yeni gelenden birşeyler öğrenmeye ilgi duyacaklardır, ne yazık ki duyulan bu ilgi, eski eserlerin korunmasında değil; define bulmak arzularının artmasında etkili olmuştur. Gelenlerin birçoğunun art niyetli oluşları ise, kalıntıların acımasızca tahribine ve sökülen küçük yazılı parçaların, heykel ve kabartmaların üç beş gümüş kuruş karşılığında satılmasına sebep olmuştur.(*)

İkinci olgu 1830’lu yıllardan itibaren Osmanlı Deniz Kuvvetleri için sipariş edilen firkateyn yapımlarının kasabaya getirdiği canlılık; üçüncüsü de yine aynı dönemde ilk taşkömürü ocaklarının işletmeye açılması girişimleridir. Fakat hemen eklemeli ki bu olguların yanı sıra, ayaklanmaların, baskı guruplarının neden olduğu güvensizlik de sürüp gitmiştir.

Amasra, 1799’da tanık olduğu ciddi ve kasabadaki yaşama düzeni bakımından da önemli bir olayın heyecanı ile 19.yy’a girmiş gözükmektedir. Bozulan Osmanlı-Fransız ilişkilerinin son kertesinde Napolyon Mısır’ı işgal ederken Osmanlı Hükümeti de Türkiye’deki Fransız uyrukluları toplatarak bazı kalelerde gözaltına almıştır. Kara bağlantısının güç hatta imkansız olması bakımından, Amasra Kalesi de bir kısım tutukluların enterne edilmeleri için 1798-1803 yılları arasında bir hapishane işlevi görmüş ve muhtemelen bu yüzden halk, iç kaleye “Zindan” adını vermiştir. Olayın bir başka yönü de kaledeki evlerini boşaltmak durumunda kalan yerlilerin; Büyük Liman’da “Kum Mahallesi” denen yeni bir semt kurmaları ve kale dışında yaşamaya alışmalarıdır. Amasra kalesinde tutuklu kalan Fransızlar hakkında Türkiye’deki arşiv bilgileri yeterli değildir. Kasım 1798- Şubat 1800 tarihleri arasında yazılar üç Hüküm; hiç değilse kalanların kimlikleri açısından ve yerlilerle iç içe yaşadıklarını, kısmen özgür oldukların düşündürmesi bakımından önemlidir.

(*}Bu konuda Ereğli ile İlgili enteresan bir belge mevcuttur: Bu iskeleye yanaşan Fransız tüccar gemilerinin işlerini yürütmekle görevli Fransız Komiserinin, kasabadaki Rum mahallesinde bir ev tuttuğu ‘-taşralarda olan yazıları kıraat edeceğim diyerek Müslüman mahallelerinde leyi ü nehar geşt u güzar eylediği ve bir güna ihtilal zuhur edeceği…” İstanbul’a yazılmış ve önlenmesi için Kadı’ya hüküm çıkartılmıştır. Komiserin defineler aradığı, topladığı eski eserleri de gemilere koyup yurt dışına çıkardığı muhakkaktır. (Baş Bak, Arşivi Mühimme Def.No:219.sf.218 evahır ZA 1218-Miladi 1803)

Bunlardan ilki, Kasım 1799’da Amasra Kalesi Dizdarına yazılmış olup dokuz Fransız uyruklunun kale bentlikleri ile ilgilidir:

“Amasra Kal’ası Dizdairına Hüküm

Françe taifesinden olub ahz ü habs olunan Antonyo Karakini ve Nikola ve tercüman Frankiti ve İkinci Sır Katibi Cerrah Füzak(?) ve Karol Nikola ve Cerrah Françeko ve Boğdan Konsolos Baran ve iki nefer hizmetkarları ile cem’an dokuz nefer Françelunun Amasra Karasına va’z hapislerine iradeyi aliyyem taalluk etmekden naşi maruz-zikr dokuz nefer Françelunun kal’a-yı mezbura vaz’ ve kalebend olunmaları fermanım olmağın imdi sen ki Dizdar-ı merkumsun, berveçh-i meşruh dokuz nefer mesfurlar Kapu Kethüdası ve Hariciyeciler ile ol tarafa irsal olunmağla vusullerinde mesfûrları Dizdarı olduğun kal’a-yı merkuma vaz’ ve muhkem habs ve kalebendlerine mübaderet ve mazallahüteala bertakrib firarları gailesi çekilmeyecek ve kimesne ile muhabere ve mükatebe ve ihtilat etmeyecek veçhile muhafazalarına mezid say’ ve dikkat ve vüsûl ve kalebendlerini Der-aliyyem’e tahrire müsaraat ve hılaf-ı vaz’ hareketden ziyade hazer ve mücanebet eylemen babında fi evail CA 1213”

Bu hükmün derkenarında ise ;

“Alay-ı mefsure vüsûl ve vaz’-ı kal’a ve habs olunduğu” yazılıdır. Hükmün bir sureti de öteki tutukluların gönderildikleri Sinop ve Samsun Kaleleri dizdarlarına yazılmıştır.

Türkiye’de özellikle de İstanbul’da bulunan Fransız uyrukluların sayısı belki de binleri bulduğundan, sonraki aylarda başka tutuklu guruplarının da gönderildiği kuşkusuzdur. Yalnız bu ilk gelenlerin İstanbul’daki Fransa Sefaretinde görevli Levantenler ve Tatlı su Frenkleri oldukları isimlerinden anlaşılmaktadır.

İkinci Hüküm, yukarıdakinden ondört ay sonra çıkarılmış olup Amasra kalesine sonradan başka Fransız uyrukluların da konduğunu doğrulamaktadır:

“Amasri Kadısına ve Amasri Kal’ası Dizdarı ve A’yan ve Zabitan ve İş-erlerine Hüküm:

Françe taifesinden Rozak Misel Nerodim nam Françelu mukaddema memleketinde vuku bulan ihtilal akabinde ol tarafdan firar ve Deraliyyem’e gelüb kendü haliyle meşgul iken Franse Cumhuru üzerine Sefer-i Hümayûnum vukuuna mebni şair Fransalular ile maen mesfûr dahi ahz olunub bundan akdem ba-emr-i ali Amasri Kafasına kalebend olunmuşdu. Ancak mesfûr ehl-i ırz güruhundan olduğu ba-takrir ifade olunmağla siz ki Mevlana vesair mumaileyhimsiz. Mesfûru tayin olunan Çukadara teslimen Der-aliyyem’e irsale mübaderet eylemeniz fermanım olmağın mahsusen işbu emr-i şerifim ısdar ve irsal olunmuşdur. İmdi keyfiyet malûmunuz oldukda berveçh-i meşrûh usera-yı mesfûreden mersum Rozakı, merkuma terfikan Asitane-i aliyyeme ihzar ve irsale mübaderet eylemeniz babında. Fi evahır N 1214”

Rozak Misel Nerodim (Muhtemelen bu da bir Yahudidir) ilk hükümde adı geçmeyen ve Sefaret görevlisi olmayan bir şahıstır. Kaledeki tutuklu sayısının artması sonucunda, Amasra’ya Ocaktan subaylar ve askerler gönderildiği de hükmün hitabından anlaşılıyor.(**)

Fakat, Şubat 1800’de yazılan üçüncü hüküm; yeni bir isim içermesinden daha çok, o sırada Amasra’ya ağalık yapmaya kalkışan ve belgede adına yer verilmeyen birisinin, kaledeki bir Fransız “şabb-ı emred”ine (yüzünde tüy bitmemiş civan) tutulduğunu(i) anlatması bakımından önemlidir:

“Amasri Kadısına ve Amasri Kal’ası Dizdarı ve A’yan ve 2Iabitan ve İş-erleri ziyd-i kadrehüme hüküm ki:

Franca üserasından olub bundan akdem ba emr-i ali Amasri Kafasına kal’ebend olunan ma’lum’ül-(okunamadı) üseradaın onaltı yaşında Ledo nam Françalu esir şabb-ı emred olduğundan kaza-i mezbur sükkanından a’yanlık iddiasında ma’lüm’ül-isim kirnesne zuhûr-birle esir-i mesturu elbette bana verirsiz, vermezseniz cebren alurum(!) deyü müdahal e ve taarruzdan hali olmadığı bil -ihbar vüsul-i samia-yı Şehriyaranem olub mesturlar, Devlet-i aliyyem esirleri olmağla taraf-ı aharden ta’ arruz olunduğuna bir veçhile rıza-yı padişahanem olmamağla siz ki Mevlana vesair mumaileyhimsiz. Vüsûl-ü emr-i şerifimde bu defa mübaşir ta’yin ve irsal olunan Kapu Kethüdası’na mersum Ledo narm Françeluyu teslim ve Der-aliyyem’e ir sale dikkat ve fi-mabad şair mevcud olan üseraya bir vechi le müdahale ve taarruz vukua gelmemek (okunamadı) bulundukları mahalde emin ve salim olarak muhafazaları hususuna sa’y ü gayret va hilafından ittika ve mübaadet eylemeniz fe. ~,anım olmağın mahsusen işbu emr-i şerifim ısdar ve Kapu Kethüdası merkum ile irsal olunmuşdur. İmdi bu makule devlet-i aliyyem esirlerinin (okunamadı) cevr ü teaddi olunduklarına bir veçhile rıza-yı mülûkanem bulunmadığı ve rnersu/m Ledro nam Françelunun alaeyyihal Kapu Kethüdası merkuma teslimi ve Deraliyyem’e irsali matlûb-u daveranem olduğu ma’lûmunuz oldukda bervejçh-i meşrûh esir-i mersûmu Kapu Kethüdası mersûma teslimen alaeyyihal Deraliyyem’e iırsali… babında, fi evail L 1214”

Olayın özeti şudur: Amasra kalesindeki Fransızlardan onaltı yaşında ve henüz yüzünde tüy bitmediği için erkek güzeli çağında olan Ledo’ya; ayanlık iddiası güden bir Amasralı sahip olmak istemiştir. Olay, Padişahın kulağına kadar gidince, devletin koruması altındaki yabancı tutsaklara karşı bu tür davranışların asla kabul görmeyeceği gerekçesiyle bir ferman çıkarılmış, ayrıca Kapı Kethüdası gönderilerek Ledo’nun İstanbul’a getirtilmesi önlemi düşünülmüştür.

Amasra kalesinde yaklaşık dört yıl kadar tutuklu kalan Fransızların, yerlilerle ilişkisini bu sonuncu belgedeki gibi tek yönlü ve sevimsiz düşünmemek gerekir, öyle anlaşılıyor ki, kasabadaki yöneticilerin ve halkın hoşgörüsü sayesinde Fransızlar çevrede gezebiliyorlar ve yerlilerle görüşüyorlardı. Nitekim Sayın Eyicenin bir tespitine göre, bunlardan Raguzalı Cartezza, Fransız İhtilali’nin sekizinci yılında (VIII Bn maire) adını, kale dışındaki bir harabenin duvarına yazmıştır. 1803’te Osmanlı-Fransız ilişkilerini’ düzelmesi üzerine İstanbul’daki Fransız Sefiri General Brune, Hükümetin izni ile Fransızların enterne edildikleri kalelere bir heyet göndererek ayrıntılı raporlar düzenlettirmiştir. Amasra ve Amasralılar hakkında önemli gözlem ve tespitleri de içeren rapor, Fransa Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Arşivler Dairesi’nde bulunuyor. Pierre Dupre tarafından hazırlanan rapor bölümünde, Amasralıların cana yakın, munis ve yardımseverlikleri, meyve bahçeleri ile kaplı düzlükte yer alan harabelerin özellikleri, Küçük Liman’da dikkati çeken rıhtım, bunların üzerine yıkılmış vaziyette duran, dalgaların yaladığı dev sütunlar, sıra dükkanlardaki çıkrıkçılar, İstanbul’a elma sevkıyatı… anlatılmaktadır. General Brune’ün tahsis ettiği Jeune-Tropez gemisiyle ve Osmanlı-Fransız Ticari İlişkileri temsilcisi sıfatını taşıyarak Trabzon’a giderken Amasra’ya uğrayan Dupre’nin yanında Joseph Marie Jouannin, Sefaret tercümanı Henry Cordier de vardı. Hepsi de General Brune’nün amacı doğrultusunda “Avrupalıların henüz yeterince tanımadıkları Karadeniz bölgeleri hakkında” bilgiler toplamak istiyorlardı. Bu nedenle de değişik açılardan raporlar düzenlediler. Ayrıca izlenimlerini anı defterlerine yazmaktan da geri kalmadılar. Joseph Marie Jouannin, Karadenizin Anadolu ve Kırım kıyılarını gördü ve uzun bir yolculuktan sonra 22 Şubat 1804’te İstanbul’a dönebildi. Tüm bu dokümanlar Henri Cordier’de kalmış o da ilginç bulduklarını yayınlamıştır. Bunlar arasında Amasra’ya değgin olanlar da vardır. 1 ve 2 Ekim 1803 günleri kaldıkları bu kasabada, Osmanlı yasalarına göre kaleye sokulmamışlar, bu yüzden de Joseph M.Jouannin, Boztepe ile Zindan mahallesini tek bir yücelti sanarak uzaktan tahmini bir planını -tabii çok yanlış olarak çizebilmiştir. Henri Cordier, Jouannin’in bu topografik krokisi ile birlikte o tarihlerde henüz çok iyi korunmuş durumda bulunan düzlükteki harabeler hakkında ve limanlarla ilgili bilgiler de yayınladı. Jouannin Antik tiyatronun ölçümlerini, mezar yazılarını; (daha sonraki gezginlerce de müphem şekilde sözü edilen) Küçükada’dan kaleye bağlanan kemeri, Büyük Liman’ın güney doğu ucundaki Karakum adlı mahalleyi… etraflı şekilde tanımlamıştır. Heyetin tespitlerine göre, Amasra’da çıkrıkçılıktan geçinen 600 insan vardır. Çok ilkel vaziyette sürdürülen elmacılık ise, yine de İstanbul’a sevkıyat yapılabilecek düzeydedir. Burada yetiştirilen elma, tür ve nitelik olarak, gelişmiş ülkelerde bile rastlanmayacak üstünlüktedir. O kadar ki, bölge yöneticileri, çeşitli vesilelerle İstanbul’a giden gemilerle en makbul bir armağan kabul edilen bu elmalardan “Amasra mahsulü” diye yetkililere göndermekten zevk duymaktadırlar. Çıkrıkçılar, genellikle şimşirden araçlar yapmaktadırlar.

1806’da, Osmanlı-Rus gerginliğini daha da arttıracak talihsiz bir olay Amasra iskelesinde geçer ve zahire yüklü üç Rus gemisi, burada bir süre tutulduktan sonra İstanbul’a gönderilir. Söz konusu korsanlığı düzenleyen, Bolu Voyvodası Seyyid İbrahim’dir. Olay, Sadrazam tarafından III. Selim’e de sunulmuştur. Aynı yıl, Amasra’yı uzaktan izleyerek deniz yolculuğunu sürdüren Amedee Jaubert, dürbünü ile “Muhteşem bir Neptün tapınağının sütunlarını” görür. Kuşkusuz bu, açıklardan görülebilecek bir noktada ve herhalde Pierre Dupree’nin gördüğü Küçük Liman kıyısındaki sütunlardır.

(**)Bu İKİ belgenin Osmanlıca anlatımları birer cümle ile şunlardır: “Fransa topluluğundan adları verilen dokuz kişi hapsedilmek üzere Kapı kethüdası ve Hariciye memurları ile gönderilmişlerdir. Kalede gözaltında tutulmaları, kimseyle görüşmelerine ve yazışmalarına izin verilmemesi Padişahlık buyruğudur. “Fransız1 ihtilali sırasında İstanbul’a kaçan, Osmanlı—Fransız savaşı sırasında da tutuklanıp Amasra kalasına gönderilen Rozak suçsuz görülmüş olup İstanbul’a gönderilmesi gerekmiştir.”

Çekiciler Çarşısı

Amasra’da kaleiçi evleri. Surlarla çevrili bu kesim, bir zamanlar siyasi tutukluların hapsedildiği bir yerdi. 19 yy. ortalarına doğru iskana açıldı. (Cengiz Eruzun-1985)

Amasra Haritasi

12 Ekim 1803’te Jouannin’in çizdiği Amasra krokisi. Kaleye yaklaşamadığından Boztepe’yi ana karaya bitişik farz ederek büyük hataya düşmüştür. (Louis Robert A Travers I’Aste Mineure sf. 161)

1810’a doğru, Amasra ve çevresindeki en önemli olgu, ayanlık ve voyvodalıktır. Uzunca bir zaman Bolu Voyvodalığını elinde tutan Hacı Ahmedoğlu’nun ölümünden sonra da Bartınlı, Ereğlili ve Amasralı ayanların garip bir dayanışma kurarak Bolu havalisine dışarıdan yönetici gönderilmemesini sağladıkları anlaşılmaktadır. Özellikle, aslen Amasralı olan Ereğli Ayanı Ali Molla’nın, Gökçesulu Küçük Haliloğlu ile anlaşarak Bolu sancağının yönetimini kimseye kaptırmaması ve İstanbul’dan mutasarrıf atanınca da ayaklanması enteresandır. Sultan II. Mahmud (1808-39), Bolu-Viranşehir-Bartın-Amasra ve Ereğli dolaylarında giderek güçlenen ve zenginleşen

yerli derebeylerinin gücünü kırabilmek için bir dizi önlemler alma gereğini duymuş; geniş yetkilerle Bolu’ya gönderdiği mutasarrıf İbrahim Paşa’nın tevcih beratına de “Bolu ve Viranşehir sancakları varidatı cesime-i miriyeden olub bazı derebeyi ve o makule kesana ihale oluna gelmişse de Liva-y. merkumenin voyvodalık ile idaresi tazyik ve perişan-ı fukarayı mûcib olmağla fi-mabad derebeyi ve o makulelere ihale olunmayub vülat-ı izama tevcih olunması…” uyarısını yazd.rm.ştı. Tabi ki,

İbrahim Paşa’nın Bolu’ya gelmesiyle yerli derebeylerine de bir savaşın açılması kaçınılmazdı 1810’lu yıllarda bölge bu iç çekişmenin kanlı, acıklı dramını yaşadı. Amasralı Ali Molla; Osmanlı yönetiminin zor günlerden geçtiğini de dikkate alarak güçlü adamlarını ve milislerini Devrek, Perşembe, Dirgine yörelerine yaydı. Bartın ve Amasra’da da kendisine yandaşlık eden ayanlar ve derebeyleri vardı. Büyük olasılıkla (daha sonra kendisinden söz edeceğimiz) İbiş İbrahim Ağa, genç ve atak kişiliği ile bu bölge ayaklanmasının Amasra’daki uzantısını yönetti. Ali Molla ve Küçük Haliloğlu, ortak ayaklanmalarını başarıya ulaştırabildikleri takdirde Bolu voyvodalığını bölüşme kararındaydılar. Yüze yakın köy, bu ele başıların buyruğu ile yakıldı. Kırsal yörelerden sayısız aile göçmek ve can güvenliği olan bölgelere gitmek üzere topraklarını bıraktılar. İbrahim Paşa’nın karada sürdürdüğü operasyonu, Kaptan-ı Derya Hüsrev Paşa denizden destekleyince Ali Molla Ereğli’den Amasra’ya buradan da Rusya’ya kaçmak zorunda kaldı. Bu kaçışta, Bartınlı Amasralı yandaşları da ona eşlik ettiler. 1811’deki yeni düzenlemede, Viranşehir, Bolu’dan ayrı bir Sancak olarak belirlenirken, Kıyı bölgesinin yönetimi, Ereğli, Bartın ve Amasra merkezlerini kapsayacak şekilde Ereğli ayanı Hacı İsmailoğlu’na bırakıldı(***).Halka kan kusturan voyvodalık ve ayanlık uygulamaları da sözde yasaklandı. Belgelerden tespit edilebildiğine göre 19.yy’ın başında bölgedeki başlıca ayan-voyvoda aileleri; Bolu Bartın ve Amasra’da Çalıkzadeler, Kırkbel’de Kahvecioğulları, Üskübi’de Topçuoğlu, Perşembe’de Kadıoğulları, Akçeşehir’de Osman ve Mehmed, Gerede’de Bıyıklıoğlu İsmail, Hamamlı köyünde Hacı Ahmedoğlu, vs idi. Bir belge, ayanların tutumları konusunda ilginç ve aynı zamanda korkunç bilgiler yansıtıyor: “ayanlık iddiası sürdürenler, yirmi otuz nefer kişiden on veya onbeşini yanlarında tutarlarken geriye kalanlarını yol kesmek ve adam öldürmek için çevreye salmaktadırlar… Kazaları cebren zapt, halktan kimselerin bazılarını gizlice, bazılarını da alenen kati ettirmektedirler… Senede on kez salyane tevzi ederek kendilerine pay ayırtmakta, ahaliye yönelik zulümlerini dayanılmaz ölçülere vardırmaktadırlar….”

Bu yazgı, o yıllar için, yalnız Amasra ve çevresi için değil, ülke genelinde geçerlidir. Ali Molla’nın ancak 1815’te ele geçirilerek idam edilmesinden sonra doğrudan Amasra’yı ilgilendiren ve tehdit eden bir başka şekavedi, Haydutoğlu ile kardeşi Koç Ali başlattılar. Bunlar ve rakipleri olan Yazıcıoğlu Ali ile Serdaroğlu Mustafa; 1820’ye dek kıyesıya bir mücadelenin içinde bulundular. Haydutoğlu, 1800’lü yıllarda Romanya’dan kaçarak Tekkeönü’ne gelip yerleşmiş; kişisel gücü ile ünlü bir zorbaydı. Kurduğu küçük çete ile çevredeki etkinliğini yirmi yıl kadar sürdürdü. İdam edilmesinden sonra bu kez de kardeşi Koç Ali, Amasra Muhtarı Yazıcıoğlu Ali ile işbirliği yaptı. Bunların, halka baskı uyguladıkları, cebren ve yasal olmayan vergiler topladıkları, karşı gelenlere işkencede bulundukları belgelerle tespit edilebiliyor. İlk bakışta bunlardan şikayetçi gibi gözüken Serdaroğlu Mustafa’nın da aslında bir başka zorba olduğu, kasaba üzerindeki yetkinlik konusunda öncekilerle uyuşamadığı ya da bunların gücü karşısında etkisiz kaldığı için hükümete “ahali adına” şikayetlerde bulunduğu, Kastamonu Valisi Ebubekir Paşa’nın 1820 tarihli Şukkası’ndan sezilmektedir. Bu adı geçenlerin sebebiyet verdikleri başlıca olaylar; “matlubat-ı miriyeyi (devlet alacaklarını) iptal, kazanın (Amasra’nın) emniyetini ihlal, zorbalık ve gasbdır.” Ebubekir Paşa’ya göre, ortaya atılan suçlamalar; Haydutoğlu ve Yazıcıoğlu için geçersiz, fakat Serdaroğlu için doğrudur. Çünkü Serdaroğlu Mustafa, yalanlar ve iftiralarla rakiplerini cezaya çarptırmak istemektedir. Amasra Kadısı Mevlana Mustafa ise ilamında Koç Ali’nin ve Yazıcıoğlu Ali’nin hüsnühallerinden söz ediyor. Sonuçta, II. Mahmud’un bir fermanı ile “Serdaroğlu Mustafa’nın lieclit-tedib (uslanması için) bir mahall’e nefyi (sürülmesi) kesinleşmiştir.

{***) Bu Hacı İsmailoğlu, “Uzun Mehmed” senaryosunu hazırlayanlarca, kömürün Leblebici Hanında boğduran zalim derebeyi imajı için münasip görülmüştür. Oysa ileri görüşlü, uyanık ve otoriter bir kişiydi. Ereğlili Amasralı gemicilere, eski usulleri bırakıp teknelerine birer buhar kazanı ve motoru koydurmalarını tavsiye ettiği söylenir.

Yaşanan bunca serencam, Amasra’nın bütün bütün yoksullaşması ile noktalanmış olmalıdır. Kasabayı o günkü durumu ile gözlemleyen iki gezgin. Albay Rottiers ve Papaz Minas Bıjişkyan’dır. Rottiers’in 1818’de Amasra’ya uğradığı konusunda kesin bir açıklık yoktur. Muhtemelen o, burası hakkındaki görüşlerini, önceki gezgin ve araştırmacıların bilgilerine dayanarak vermiştir: Halk çok fakirdir ve çıkrıkçılık da başlıca geçim kaynaklarıdır. Fakat Bıjişkyan Ereğli’den sonra Bartın ve Amasra’ya, buradan sonra da Deliklişile, Tekkeönü ve Kidros’a uğramıştır. 1817-1819 yılları boyunca Karadeniz kıyılarını dolaşan bu zat, ilk ve Orta çağlara ait tarih-coğrafya kaynaklarını da kullanarak uğradığı her yerin geçmişi konusunda da özet bilgiler aktarmıştır. “Bartın veya Bartenos şehri Türk ve Rumlarla meskûndur. Bartın adını taşıyan büyük ırmağın ağzı derin bir limandır. Gemiler içeriye doğru on mil ilerleyebilirler. Nehrin ağzında bir kaya vardır. Ksenofon’un onbin askeri, çiçekli bir ova içinden akan bu nehri geçmekten korkmuşlardır. Burada Diana Tanrıça’nın tapınağı bulunduğu için mevkie ve nehre Bartenos (bakire) adı verilmiştir. Bu nehir, paralarda dirseğini suyun çıktığı bir kayaya vermiş vaziyette yatan ve sağ elinde bir kamış tutan bir çocukla temsil edilmiştir. Horenli Moses, bu suyu, Bartenios, başşehri Klodiopolis yani Kastampoli olan bölgeyi de Onoria olarak yazar.”

Bartın için bu bilgileri veren gezgin, Amasra’ya daha geniş yer ayırmıştır:

Eski adı Amastris olan bu şehir, Bartın’ın onsekiz mil ötesindedir. Buradaki yüksek burnun iki yanında bulunan koylardan batıdakinin iki noktasına gemiler yanaşabilir. Yakınından Sita(?) çayı akar.

Amasra’nın mevkii pek iyi değilse de toprak çok verimlidir. Şehir, eski şehrin kalıntıları ile yapılmıştır. Burada önce Sezam, Çitor, Kromna ve Dios adlı dört köy vardı. Fakat sonra, Amastris adlı İranlı Kraliçe köyleri birleştirerek bir şehir kurmuş, halkı da çoğaltmıştır. Arrianos zamanında meşhur bir liman şehri olan Amasra’nın limanı, bugün nehirlerin getirdiği kumlarla yer yer tıkanmış olup iki liman birbirinden 600 kadem uzakta kalmıştır.”

Bundan sonra, Amasra sikkeleri ve geçirdiği tarih devirleri konusunda kısa bilgiler veren Bıjişkyan’ın, asıl gördüğü kasaba ve insanları hakkındaki açıklamaları önemlidir:

“İyiliksever, tatlı dilli insanlar olan Amasralıların çoğu çıkrıkçıdır. Şehirde pek çok da eski kalıntı vardır. Kıyıdan yukarı yüksek bir yerde bir ağacın altında bulunan yedi ayak boyunda bir taş kaidenin bir tarafında Latince olarak “Atifetli Kral Vibios Kocçianos” yazılıdır. Diğer yanlarında da üç çelenk ve bir bayrak kabartması görülür. Yerliler, bu kaidenin üzerinde vaktiyle atlı bir heykelin olduğunu rivayet ederler. Kaidenin yanında bir kilise harabesi vardır. Ovada, başlıkları ile mermer sütunlar, batı tarafında da Cenovalılar’dan (!) kalmış 140 adım uzunluğunda ve 54 adım genişliğinde tuğladan yapılmış bir bina (bedesten) vardır. Kuzey tarafta, dört cihetten manzaraya açık ve onsekiz kadem yüksekliğinde, sütunların yerleri belli bir vaziyette mermer bir hol vardır. Bunun önünden küçük bir çay akar. Biraz ötede, biri Korent üslûbunda yirmibir kadem uzunluğunda ve üç kadem kalınlığında olmak üzere bazı sütunlar mevcuttur. Tepe üzerinde, yalnız dört sütunu ile holü mevcut büyük bir bina harabesi daha gözükmektedir. Bu binanın duvarının yüksekliği ellibeş kadem, uzunluğu altmış kadem kadardır. Burada, aynı zamanda, yüzelli kadem uzunluğunda bir taraça ve ağaçlarla kapanmış bir hol bulunmaktadır. Keza, yüz adım ötedeki tepenin üzerinde büyük bir harabe ve yüksekliği yirmidört kadem, derinliği otuz kadem ve genişliği onsekiz kadem olan bir lahid vardır. Büyük kapının sol tarafında Grekçe, sağ tarafında da latince olarak şu kitabe seçilmektedir: (“O. NACİAN – O.HOV – LEG. IONIS II – SA: LANC VETE : RANAE GALLI – U. SIBI FE CIT”) Bu kitabe bozulmuş olduğundan tercüme edemedim. Grekçesini kopya etmeye de zamanım yoktu. Kale, Cenovalıların eseri olup şimdiki limanın ağzındadır.”

Gezgin, sonraki uğraklarını birer cümle ile tanıtmıştır: “Delikli Şile, Amasra’nın dokuz mil uzağında, elverişsiz bir limanı ve Çakras adlı bir burnu olan yerdir. Arrianos burada Eritalı namıyle bir Grek halkının yaşadığını yazar.” “Tekkeönü, Delikli Şile’nin dokuz mil uzağında, evleri kıyıya yakın, koyu küçüktür. Gemiler ancak yaz aylarında burada durabilir. Deliklitaş buraya yakındır ve içinden bir çay çıkar.” “Kidros veya Kitoron; Tekkeönü’nden onsekiz mil uzakta bir kasabadır. Gemiler için elverişli olan limanın ağzında ufak bir ada varır. Çok kereste çıkarılan burada, gemi inşa edilir. Kıyıda, doğu ve batı taraflarında iki eski kale mevcuttur. Dört mil uzaktaki Salderesi’nden ise sal tahtası getirilir.” (•••••)

Gezginin en önemlilerini zikrettiği büyük yapı kalıntıları ile anıt mezarların, bugün için yerlerini bile tespit etmek bir tereddüt konusudur. Bedesten, tiyatro harabesi ve eski bir Roma caddesinin birkaç sütunu, o günkü görünümlerinden çok şey yitirmiş olarak zamanımıza kadar kısmen ayakta kalmıştır.

1830’a doğru; Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, Navarin Olayı Osmanlı-Rus savaşı, Osmanlı Devletini birincil sorunlarla uğraşmak durumunda bırakınca, II. Mahmud’un çok sert ve köklü yaklaşımlarının eseri iç güvenlik bir kez daha çözülmüştür. Bu yıllarda Amasra’nın büyük korkusu Pontuslu Lefter kafiri olarak bilinir. Bu Rum çetebaşı, Samsun yöresinden topladığı atlı haydutlarla Amasra’ya ve köylerine birkaç kez baskında bulunur. Bundan yirmibeş yıl önceki Amasra yaşlılarının büyüklerinden naklen anlattıklarına göre, kasabada inzibat kuvvetlerinin bulunmaması yüzünden, ahali, kale dışındaki evlerini bırakarak surların arkasına çekilmek zorunda kalmışlardı. Erkekler, gece ve gündüz kale nöbetine girerek Lefter şerrinden korunmaya çalışmışlarsa da yakılan köyler, evler ve gasp edilen mal ve hayvan, yöre halkının dökünüşüne sebep olmuştu.

Yine, bu yıllarda, Devletin her tarafta alt etmeye çalıştığı mütegalibe ayanları, bu bölgede tercihi söz konusudur. Bu, 1827 Navarin Olayı ile dolaylı yoldan ilgilidir. Donanmasını yitiren Devlet, çapı ve işlevi ne olursa olsun, en kısa zamanda göz dolduracak yeni bir Donanma edinme telaşındaydı. Eski çağlardan beri, Filyos’tan Cide’ye kadar kıyı iskelelerinde, en çok da Bartın, Amasra ve Tekkeönü’nde sürtme sandalı, mavna, gulet, bumbarta, martiko, çektirme, salapurya… türünden tekneler yapıla geldiğinden, ayrıca çevre ormanlarının meşe ardıç kestane zenginliği sebebiyle bu bölgeye büyük umut bağlandı. II. Mahmud, Bartın ve Amasra’da yaptırılacak tekneler konusunda, “Donanmanın sayısal çokluğa kavuşturulması, herşeyden önemli ve önceliklidir. Bu gerçek dikkate alınarak ağalara aralıksız tekne siparişi verilsin.” görüşündeydi. Hatta, yerel yöneticilere çıkartılan bir fermanla da “Karadeniz sevahilinde sefine inşasına (gemi yapımına) elverişli mahallerin esamisini mübeyyin (adlarını içeren) pusulalar hazırlattırıldı. Daha Evliya Çelebi’nin geldiği 1600’lü yıllarda Amasra’da gemi tezgahları bulunduğu gibi, Bartın Irmağı boyunca da gemi sahaları vardı ve “Bartın Çayağzı ile Amasra da kalyonlar inşa edilmekte” idi. Kısacası bölge; malzeme, saha ve usta (gemi mimarı) bakımlarından eski bir üne sahipti. Viranşehir, Bartın ve Amasra Ayanlarına yazılan emirler, devlet açısından gerçi olumlu sonuçlar verdi ama, bir takım huzursuzlukları da getirdi.

Brjışkyan’ın Filyos’dan Zarpana’ya kadar verdiği ölçülerin 9 veya 18 mil olması dikkati çekiyor:

Filyos – Bartın (18)

Bartın – Amasra (18)

Amasra-Delikli Şile (9)

Delikli Şile-Tekkeönü (9)

Tekkeönü-Kidoros (18)

Kidoros-Karaağaç (18)

Karaağaç-Kerembe (36)

Kerembe-Zarpana (18) mil olarak tespit edilmiştir.

1827’de Bartın Muhtarı (Ayanı) olan ve o yıl Kurvet-i Hümayun Nazırlığına atanan Çalıkzade Hasan Ağa, ilk kurveti kısa zamanda tamamlayarak ve verilen direktif doğrultusunda İstanbul’a Tersane-i Amire’ye uğurladı.Bu kazançlı işin devamı bakımından da bir mektup yazarak:”dağlardan kereste kesilmesinin ve indirilmesinin kolay olduğu bir sırada, ikinci tekneyi de kızağa koymayı, bunu için bir Emr-i Alinin çıkarılmasını; Donanma-yı Hümayûnun güçlendirilmesini kaçınılmaz saydığını… Bu yenisinin 45 zir’a (34 m.) boyunda tutulabileceğini vs” bildirdi. Sultan II. Mahmud’un görüşüne bir ariza ile sunulan bu öneriye konan Hatt-ı Hümayun’da “Hemen yaptırılmaya başlansın. Ancak İzmit’te yapılana benzer bir kurvet mi yoksa firkateyn mi yapılmalı? Bu husus, Serasker ve Kaptan Paşalarca söyleşilsin” denmekteydi. Buyruk gereği Serasker Hüsrev ve Kaptan-ı Derya Ahmed Paşalar konuyu görüştüler. Tersane Baş Mimarı Mehmed Efendi ile, Bartın’dan dönen Mühendis Mustafa’nın da görüşlerini aldılar. Sonuç ve karar ilginçtir: Bartın Boğazı’nda çoğu zaman beş karıştık bir su kesimi ancak vardır ve kurvetin ırmaktan denize çıkarılmasında çok zorluk çekilmiştir. Bu nedenle eğer bir firkateyn inşa edilirse denize çıkarılması bütün bütün mümkün olmayacaktır. Oysa Amasra limanı derindir. İnşa, yüzdürme işleri kolaydır. Ayrıca buraya üç saat mesafedeki Bartın’dan da kereste nakledilebilir. Mühendis Mustafa, Amasra’ya gitmiş ve buradaki olanakları incelemiştir. Kendisine resmen görev verilir ve 49,5 zir’a (38 m.) boyundaki 14 lombadlık, İnayet-i bari firkateyni tipinde bir teknenin Amasra’da yapımı istenir. Padişah buna da “Takrirdeki veçhile Amasra pişgahındainayet-i bari nam firkateyn misüllü bir firkateyn inşa edilsin” hattını yazar.

Bu karar hem Bartın, hem Amasra için önemli olmuştur. Çok sayıda insan; dağlardan kereste kesmek, araba koşup indirmek, ırgatlık dülgerlik etmek, et erzak sağlamak suretiyle geçim kolaylığı bulmuşlardır. Amasra açısından bir başka değişiklik, Gemi Nazırlığı’nın el değiştirmesi ve bu işi, Ali Molla’nın ayaklanmasına katılan, cezalandırılan İbiş İbrahim Ağa’nın elde etmesidir. Fakat Bartınlı Hasan Ağa (-ki aynı zamanda akrabadırlar-) insaflı ve ılımlı iken bu yenisi sert ve ezici kişiliğiyle yakınmalara yol açar. Ya da işini kaybeden Hasan Ağa, bazılarını harekete geçirerek İbiş Ağa’yı, zalimlikle suçlayıp uzaklaştırma çabasındadır. Saray’a sunulan üçüncü takrir bu konudadır ve Mukataat Nazın ile Tersane Emini’nin görüşlerini yansıtır: “İbiş Ağa ayanlıktan ve Firkateyn Nazırlığından uzaklaştırılmalı, halkın isteği doğrultusunda davranılarak yine Çalıkzade bu göreve tayin edilmelidir.” Babıali’ye çağrılan sözanlar Bartınlılar, isim vermeden bu dileklerini ifade etmişler; yerine kim getirilirse getirilsin, İbiş Ağa’nın zulmünden kurtulacakları için sevinç duyacakların, açıklamışlardır. Takrir, apaçık, Hasan Ağa için yazılmıştır ve onun bir kez daha firkateyn Nazırlığına getirilmesi tezgahlanmaktadır. İlginçtir ki Padişah (II. Mahmud) bu konuda aşırı duyarlılık göstermektedir. Takrire yazdığı Hatt-ı hümayununda: “- Benim Vezirim, takrirleri ilam ve arz.halleri okudum. Adı geçenin (Hasan Ağa) ve öncekinin tayinlerinden kaçınılarak ılımlı ve insaflıca birisi bulunsun. Madem ki halk yakmıyor, azledilmesi gerekir. Yeni atanandan da firkateyn yapımı istensin.”

Amasra Küçük Liman

Küçük Limandan Amasra’nın bir bölümü. Şimdi kayık çekeği olan yerde, Osmanlıların gemi inşa sahası bulunuyordu. (Cengiz Eruzun-1985)

Firkateyn yapımı işlerinin 1833’te devam ettiği anlaşılıyor. Bu yıla ait bir takrirde “Hem memleket işlerini güzelce çekip çevirecek hem firkateyn inşasını idare edecek ılımlı ve insaflı bir zat aranmış; fakat münasibi bulunamamıştır. Ayrıca bu gibi yerlerde, halkın seçimi ve oyları ile Kaza Ayanı’nın belirlenmesi teamül olduğundan, Tersane Emini ve Kaptan Paşa aracılığı ile halka sorulmuş; söz anlarları da Babıali’ye çağırılmıştır. Bunlar, İbiş Ağa’nın daha önce azledilmesinden teşekkür etmişler, ancak yerine başka taraflardan birisi ayan atanırsa memleketlerinin bir kat daha perişan olacağını, bu bakımdan Bartın vücuh ve hanedanından Çavuşzade Mehmed Ağa’yı; işbilir, insaflı, ılımlı ve firkateyn işlerine de yetenekli gördüklerini ve aday belirlediklerini… ifade ettikleri” açıklanmaktadır. II. Mahmud bunu, “Çünkü halk Mehmed Ağa’yı istiyor; öyleyse hem ayanlık hem firkateyn Nazırlığı görevi kendisine verilsin” diyerek onaylamıştır.

Görülüyor ki, firkateynlerin kızağa konulması, yapılması, yüzdürülmesi, yerel mütegalibenin nüfuz çekişmesinde başlıca konudur. Çavuşzade Mehmed Ağa, becerikli bir adamdır. Amasra sahasında yeni bir Firkateyn-i hümayun’un yapımını başlatır. Bu teknenin “Rûz-i kasım’dan önce mersa-yı tersaneye ulaştırılmasını” sağlayacaktır ama, bir takım engeller vardır. İşleri kolaylıkla yapabilmesi için, Amasra ayanlığını da talep eder. Beride, eski Bartın Ayanı Çalıkzade Hasan Ağa, daha üst ve etkili bir nüfuz alanı olan Viranşehir Mütekellimliği’ni elde etmiş; Amasra Ayanlığı için de Buyrultu almıştır. Çavuşzade’nin Sadaret’e yazdığı arzıhale göre “Çalıkoğlu, gemi inşası için gereken kerestenin teminini engellemekte, eski Amasra Ayanı İbiş Ağa da demir alınmasına sarf edilecek zimmetini ödememektedir.” Çavuşzade adı geçenlerin Amasra’dan “def ve reflerini” istemektedir. Firkateyn yapımı durmuş; ikinci bir teknenin yapılamayacağı da anlaşılmıştır. Kaptan Paşa, Babıali’ye gönderdiği tezkiresinde “ya Çavuşzade’ye Amasra Ayanlığı da verilmeli; ya gemi inşası Çalıkoğlu’na bırakılmalıdır.” görüşünü benimsemiş gözükmektedir. Yazışmalar öylesine kabarık bir torba oluşturur ki, Mabeyn’ce bir daha Padişah’a sunulmasından çekinilir ve Amasra-Bartın ayanları arasındaki sürtüşmelerin önlenmesi için yine Mabeyn tarafından Padişah’ın önceki görüşü Sadaret’e yazılarak “Çalıkzade’ye asla görev verilmemesi; Çavuşzade’nin Amasra Ayanlığı’na atanması tavsiye edilir. Sonraki durum daha da ilginçtir: 1827-33 arasında halef selef olan Çalık Hasan, İbiş ve Çavuşzade Mehmed Ağalar, bu zaman zarfında halkı öylesine angaryaya koşmuşlardır ki; şikayetler İstanbul’da çözüme kavuşturulamamaktadır. Kaptan Paşa’nın Kapı kethüdası (aynı zamanda Evkaf Nazın) adı geçen ağalarla Bartın ve Amasra halkları arasındaki alacak-borç hesabını; üç ağayı, halktan sekiz ihtiyarı, daha birçok kimseyi dinleyerek getirilen defterleri tek tek inceleyerek bir sonuca bağlamaya çalışmış fakat başaramamıştır. Bizzat Kaptan Paşa; İstanbul’daki ağalan ve halk vekillerini sorgulamış fakat halkın uğradığı haksızlıkları giderecek bir çözüm bulamamıştır. En son, Sadaret’ten ve Saray’dan izin alınarak “Sabık Tersane-i Amire Müdiri Şevki Efendi’nin, yerinde Şerh yoldan çözüm bulması uygun görülerek Mübaşirlikle Amasra’ya gönderilmesi” kararlaştırılmıştır.

Davanın 1838’e dek sürdüğü anlaşılıyor. Mübaşir Mevkufati Ahmed Şevki Efendi, uzun ve titiz çalışması sonucu “galebelikçe evrakı” -herhalde halkın ne biçim soyulduğunu delillendiren yığınla belge içeriyordu.- olduğu gibi Sadaret’e sunmayarak “bir kıt’a hülasa” çıkartıp Kaptan Paşa tezkiresi ile Sadrazam’a sunmayı tercih etmiştir. Buna dayanılarak Saray’a yazılan Arz Tezkiresi’nde ise ayanların ahaliye olan borçlarının ödenmesi için emlaklerinin satılması için Emr-i Ali çıkarılması” öngörülmüştür. Nihayet 13 Şevval 1256 (8 Aralık 1840) İrade ile üç ağanın görevlerinden atılmaları ve İstanbul’a celbedilip yargılanmaları kararlaştırılmıştır. İbiş Ağa’nın mezar taşındaki;

Ümera-yı Amirinden idim, hükmederdim etraf-ı beldeme

Çok vakit hizmet etdim, Sultan-ı Selatin-izama

Bazı fermanı oldu hakkımda çarnaçar naçar-ı bi-çare

Düşdüm çölden çöle arz ederdim daima hübbü’l-vatan mine’l-iman…”

dizeleri; onun bu yargılamadan sonra çöl olan bir yere, belki de Fizan’a sürgün edildiğini düşündürür. Bütün bunlara rağmen Amasra sahasında “Korvet Sefine-i hümayunları yapımı sürmüştür. Sözgelimi 1857’de bile yeni yapılan korvetin “ne veçhile denize indirileceği” konusunda İstanbul’la Amasra arasında yazışmalar söz konusudur.

Bu dönemde Amasra’nın, art arda Batılı gezgin ve araştırmacıların uğrağı olduğu tespit ediliyor: 1830-1840 arasında Charles Texier, William Françis Ainsworth, Eugene Bore, sürdürdükleri kapsamlı Anadolu gezileri içinde Amasra’ya da yer ayırmışlardır.

C.Texier, Amasra’nın 1835’teki durumu için “-Sinop gibi iki liman arasında bir dil üzerine kurulmuştur. Burada henüz bazı eserlere büyük çapta taşlarla yapılmış kale duvarları ile bir su kemerine ve Amastris’e ait olduğu ileri sürülen bir saray harabesine rastlanır. Fakat şimdiki halde ancak 200 haneli bir iskeleden ibarettir.” diyor. Kasabanın 1460’ta Fatih Sultan Mehmed tarafından alındığını, fakat son iki yüzyıl boyunca eski önemini yitirdiğini de ilave ediyor. Ayrıca, Kuzeybatı Karadeniz bölgesi için genel bir yorumda da bulunarak:”Buralardaki şehirlerin (Bartın, Amasra, Filyos vs) eski isimleri, güneye oranla daha iyi korunmuş, fakat buna karşılık şehirlerin kendileri tamamıyla tahribe uğramıştır. Bu kıyı şehirlerinin askeri bir konum vermeleri, kuzeyden yönelen akınlara dayanabilmekle ilgilidir. Buna rağmen kuzey saldırıları sonucunda mahvolmaktan kurtulamamışlardır.” demektedir. Küçük Asya adlı eseriyle ünlü bu gezgin-araştırıcının, çizdiği haritalarda Filyos ve Bartın (Parthenios) ırmaklarını, tek akarsu göstermesi ise şaşırtıcı bir durumdur. Eski çağlardaki Tium ile 19.yy’daki Bartın’ı aynı noktada göstermesi de söz konusu yanılgısının bir sonucudur ve Bartın ırmağı, küçük bir dere çizgisi ile Amasra’nın yanından denize bağlanmıştır. Oysa aynı yıllarda Amasra’yı ve Bartın’ı ziyaret eden Ainsworth, her iki ırmağı, olabildiğince gerçek çizgilerle haritasına işlemiştir.

Amasra Küçük Liman

Ressam Laurens’in kefaser bölgesinden çizdiği Boztepe ve Küçük Liman. Bu resimde Boztepe şimdiki halinden 2 kat büyük resmedilmiş durumda. Geçen yüzyılda Boztepe’den büyük bir parçanın denize sürüklendiği zannediliyor. Amasra halkı bu bölgeye “Deprem” demektedir. Bir deprem de koptuğu ya da kopmasıyla hafif bir deprem yaratmış olması muhtemeldir. (1975’te yine büyük bir blok burundan uçmuştur.) Resimde kale burçlarının yüksekliği, Kemere’yi örten perde duvar ve Şebboy kayası önündeki küçük iskelede dikkat çekiyor. (S.Eyice. Belleten XXVII sayı 105-108’den)

Bir İngiliz soylusu doktor ve mühendis olan, Anadolu’daki inceleme gezilerini iki ayrı seferde tamamlayan William Ainsworth kara yolundan Amasra’ya gelen ilk batılı araştırmacı olarak bilinir. 1836’da yanında yardımcıları ile Ereğli-Filyos-Çaycuma-Karapınar-Bartın karayolunu izleyerek sonbahar mevsiminde Amasra’ya inen Ainsworth’un Zonguldak topraklarındaki yerlerşim yerleriyle ilgili verdiği bilgiler dikkat çekicidir. Yukarıda vurgulanan Filyos-Bartın ırmaklarının karıştırılması konusunda: “Bartın Avrupalılar tarafından ziyaret edilmiş bir kasaba olmasına rağmen bizim gelişimize kadar burası tek koldan ibaret yaygın bir nehrin üzerinde olduğu haritalara işlenmiş bulunuyordu. Oysa Bartın, ikisinin birleştiği noktada su-çatı denen bir akarsu kavşağında kurulmuştur. Bu iki sudan biri Kocanaz’ın üzerinde biri taştan diğeri tahtadan iki köprü vardır.Öteki Orduyeri ırmağında ise ulaşım feribotla sürdürülmektedir. Bartın’da birkaç tane gemi yapım sahası (tersane) faaliyet göstermekte olup bu tezgahlarda yüz ton ve daha fazla tekneler yapılabilmektedir Liman, şehrin bulunduğu yerden iki mil daha aşağıdadır… Eski Claudianopolis’in yerinde ve Bithynium’da kurulmuş olan Bartın, şimdiki durumda 650 evden ibarettir. Bunlardan sadece 8’i Hıristiyanlara aittir. Kilise olmamasına karşılık 5 cami vardır. Arazinin bataklık ve balçık karakterli oluşu sebebiyle evler iki katlıdır, bunların yalnız üst katları kullanılır. Aynı nedenden ötürü kasaba yolları da başka Türk şehirlerinde gördüklerimden çok daha iyi tarzda kalkerden parkelerle döşenmiştir.

Caddeler, Kocanaz, Orduyeri ırmakları ile küçük bir tepenin kıyısı boyunca uzanır.” demektedir.

Bartın’da bir gün kaldıktan sonra günü birlik Amasra’ya gidip dönmeyi planlayan Ainsworth, kiraladıkları atlarla Orduyeri’ni geçtiklerini, dar bir vadiden sonra Karaçay boyunca ilerlediklerini anlatır: “-Çok geçmeden vadi daraldı Harika şekilleriyle haşin bir görünüş sergileyen yalçın kayalıklara girdik. Sallanıyormuş korkusunu veren büyük bir kaya, yüksek bir tepeye tünemiş gibiydi. Sonra doğuya yönelerek ağaçlı tepeleri inmeye başladık. İnişimiz, denizi görene kadar, çok dik bir yokuşu, kayalara oyulmuş basamaklardan yararlanarak devam etti. Bu çetin yol, Amasra’ya karadan tek bağlantıdır.

Türkiye gibi, iç gelişmenin yok denecek gibi az olduğu bir ülkede kayaların oyulması suretiyle yol açma girişiminin başka bir milletin eseri olabileceğini belirtmeye bir parça sağduyu yeterlidir. Nitekim kısa bir süre daha gidince, şekiller verilerek yontulmuş bir kaya manzumesinin önüne geldik. Karşıda ancak bir iki kelimesini “PROTAGE NORENTI CLAURI GERMANICI” seçebildiğimiz bir kitabe vardı. Bunun biraz ötesinde de levhalar, kemerli bir niş, birçok tarafı tahrip edilmiş fakat duruşu ile alımlı ve detayları da oldukça güzel bir Romalı’nın ehram içindeki dimdik figürü görülüyordu. Hemen yanında ise, kafası kopmuş dev bir kartal kabartması ile bunu destekleyen sert kayadan oyulmuş heykel kaidesi ve devamı olan bir sütun bulunuyordu. Yazıları okunmayan diğer iki levha oldukça yüksekteydi. Niş içindeki insan figürü normal ölçülerde olup çerçevenin tabanı 7, yüksekliği ise 12 fitti. Kartalı taşıyan sütunda 12 fit kadardı. Kartal ise 4 fit, 6 inç boyundadır. Yolun daha uzağında ise yarım daire şeklinde 14×15 fit boyutlarında bir kemer vardır. Bundan yarım mil ileride de denize hakim bir noktada çok güzel bir anıtın kalıntıları görülür. Bu muazzam ve masif yapısı ile dikdörtgen biçimli bir mezardı ve muhakkak ki Ortaçağdan daha önceki dönemlerden kalmaydı.

Küçük Asya’nın Semiramis’i sayılan Kraliçe Amastris’in kentine yaklaştığımıza göre bu taş sanduka (lahit) onun mezarı olabilir miydi? Justinian, Kraliçe’nin; şehre ve körfeze, bir tepenin üstünden baktığını ileri sürer. Fakat, bunun dışında onun mezarının yeri konusunda bir bilgi yoktur.

Su kanaletlerinin ve bina harabelerinin doldurduğu, bol yapraklı ağaçlarla kaplı eğimli bir yol, bu türbeden Amasra’ya doğru uzanıyor. Aşağıda, huzursuz deniz, dalgalarıyla kıyıyı dövmektedir. Ulu ağaçlar, rüzgarın etkisiyle yerlere eğiliyor…

Bu guzel yere adını veren Kraliçe, İran doğumluydu ve Darius’un erkek kardeşinin kızıydı. İskender tarafından Craterus’la evlendirilmiş fakat o, kendisini boşamıştı. Daha sonra Herakleia Tiranı (veya Kralı) Dionysius ile evlendi. Ondan da boşandı ve buraya gelerek kendisini Kraliçe ilan etti. Bu kadının kaderi oldukça hüzün vericidir. Kendi çocukları tarafından boğularak öldürüldüğü söylenmektedir. Aslında Amastrius’un tarihi daha gerilere doğru uzanır. İsa’dan 1200 yıl önce, Trova savaşları sırasında, burası Sesamos adını taşıyordu ve Homer tarafından da buradan bahsedilmiştir. Seylax burasının, tıpkı Sinop gibi Milesianlılar tarafından kurulmuş bir Grek kolonisi olduğunu ileri sürer.

Amasra’nın yakın zaman tarihi karanlıklar içindedir. Bizans ve Türk tarih kaynaklarında yer almamıştır. Harabelerin özellikleri ise Sinop ve Trabzon gibi, burasının da Cenovalıların uzun süre işlek ve zengin bir ticaret antreposu olduğunu düşündürür. Şimdiki durumda kasaba 145 evi kapsar. Nüfusu ise 900 kadardır. Şehre girişin zor olması; Türklerin burayı bir hapishane gibi kullanmalarına ve tahttan indirilen beylerle yöneticileri buraya kapatmalarına imkan vermiştir. Şehir, iki burnu olan bir yarımada üzerindedir. Bu burunlardan biri daha büyüktür (Boztepe). Küçük olanın üzerinden şehrin garnizonuna doğru bir yol uzamaktadır. (Burada, muhtemelen, Boztepe-Zindan arasındaki Kemere denen bağlantıdan söz edilmek isteniyor.)

Güneybatıya doğru uzanan küçük koyun yukarısındaki kaba ve dik kayalar, Divan Burnu (Doğan Burnu olmalı) olarak adlandırılır. Bu liman, eski çağlarda korunaklı bir yapıda ve büyük blok taşların döşendiği bir rıhtıma sahipti. Doğu limanı ise hem geniş hem de daha fazla kapasitededir. Çevresi de oldukça açıktır. Şehrin önündeki bir kaya kitlesi ayrı birada oluşturur. Üzerinde ise harabe durumunda bir duvar görülmektedir. (Bu, herhalde Büyükada ve buradaki manastır için bir ipucudur.)

Yarımadayı kaplayan eski ve yeni yerleşim yerleri, kulelerle savunmaya alınmış bir kale duvarıyla çevrilidir. Bu duvarlar değişik zamanlarda yenilenmiş, en önemli onarım ise Cenovalılarca gerçekleştirilmiştir. Armalı kalkanlar, genellikle kapıların üstündedir. Cenovalıların inançlara uygun düşmeyen karmaşık ve Gotik süslemeleri, Roma mimarisinin sağlam blokları arasındaki Bizans girlandları ile uyumlu bir görünüm verir. Cenova kartalları, beyaz mermer üzerine sığ kabartmalar halinde işlenmiştir. Kulelelerin düz ve dik köşelerinin, bir zamanlar bu kabartmalarla daha zengin şekilde süslü olduğu anlaşılmaktadır.

Kasaba, kuzeyden denize bakar. Dar ve küçük bir kara parçası ile de kıyıya bağlanır.Düzlükte çok ağaçlı, ulu tepelerle dolu vadiler görülür. Buralar, değişik özelliklerde harabelerle doludur. Bunların en büyüğü ise halkın Bedesten dediği, pek de teknik nitelikte olmayan tuğladan örülmüş çok kemerli yapıdır. Bunun daha önceleri manastır (?) olarak kullanıldığı anlaşılıyor. İçine, kemerli bir kapıdan girilmektedir Batıda, dağın yamacında, bir su kemerine ait iki dizi kemerli bir duvar kalıntısı daha vardır. Karşıda tepe üzerinde fundalıklar arasında seçilebilen başka kalıntılar, daha yukarıda Amasra’ya inerken gördüğümüz büyük anıt mezar bulunmaktadır.

Bu kasaba her çağa ve değişik insan topluluklarına ait anıtları bir arada sergileyen ender güzellikteki bir yerdir.

Ainsworth’un görmek şansına sahip olduğu bugün yerini bile tespit mümkün olmayan anıt kuşkusuz Kraliçe Amastris e ait değildi.Ama bu gerçek, kaybından duyulan teessüfü yine de azaltmaz.Herhalde bu eser, Akropolün (Nal Tepesi) daha güneyinde, şimdiki Amasra-Bartın şosesi açılmazdan önce kullanılan ve Pazar Yolu denen patikanın üzerinde bulunuyordu. Yine bu gezginin savunma kuleleriyle gördüğü Amasra kalesi de geçen zaman zarfında

Tahribata uğramış ve kuleler yıkılmıştır. Bu nedenle de onun uzaktan gördüğü birçok Cenova arması bugün yerlerinde değildir. Ainsworth. Bedestene, manastır diyerek bir yanılgıya düşmüştür.Aynı şekilde su kemeri diye tanımladığı kalıntı da batı yamacındaki ünlü yazlık sarayın taraça kalıntısından başka bir şey değildir.

Karadan Amasra’ya inen ikinci gezgin Eagene Bore’dir. O da, aynı yolu izleyerek 1838’de Amasra’ya inmiştir.

“Amasra’ya inerken tesadüfen bir kaidede iki kelime gördük: Salvatori ve Amastris!(Kurtarıcı ve Amastris) Romalılara ait bu kaidenin aklımıza getirdiği ilk isim, buraların fatihi olan Büyük Pompe oldu. Ancak o buraları alırken sadece bir generaldi. Büyük zaferin anıysıyla ebedileştirilecek başka isimler düşünmek gerekti. Sözgelimi, kurtarıcı şanı, bir imparatorla ilgili olabilirdi. Nitekim İmparator Severe’yle ilgili bir ismi aynı yerde kırık parçalar ve silik yazılar arasında tesadüfen bulduk. (Severe bütün küçük Asya’da silahları ile meşhurdur) Akşama doğru,Severe’nin şerefine yapılmış bir de tapınak keşvettik.

Kayaların uzunluğu boyunca aralıklı olarak devam eden taş basamakları inerken eski bir çeşmenin önünden geçtik. Taş yalağında hala berrak bir su akmaktaydı. Mevsim icabı (Mayısyaban gülleri ve Doğu çiçekleri açmıştı. Bu şirin çiçekler tapınağa doğru bir hıyaban (avenue) oluşturmuştu. Çevresinde harabeler bulunan tapınak, şüphesiz bir mağara idi. Ağzı Büyükayı’ya bakmakta olup genişliği 7 yüksekliği 8 ayaktı. Yakınında siyah cilalı (perdahlı) taşlardan yapılma çok sayıda lahit vardı. Binbir türlü çiçekler, gür orman bitkileri cüsseli ağaçlar harabeyi kaplamıştı. Mezar taşları Herakleia ve Tion da gördüklerimizin benzeriydi.

İstikameti belli döşenmiş bir yol şehre uzanıyordu fakat Türkler bu yolu onarmak zahmetine katlanmayıp dik kesilmiş bir sel yatağını yol olarak kullanıyorlardı. Ancak bu yol kadar dar ve tehlikeliydi ki üzerinde yürümek için oldukça cesur olmak gerekiyordu. Bir noktaya varınca geniş ve yaygın bir vadi görünümündeki Amasra vadisini eşsiz güzellikleriyle gözlerimizle öptük.Dağların kuşattığı vadide bahçeler halı gibiydi. Bu renk güzelliği şehre kadar uzanıyordu. Kiremitli sıra sıra çatılar, hayalimizde deniz kenarına asılmış mercan salkımları izlenimi uyandırdılar.

Vadinin girişinde iki Antik eser göze çarpar: Birincisi, beyaz mermerden bir tapınak kalıntısıdır. Zaman ve insan eli, onun son izlerini henüz yok edememiştir… İkincisi çok geniş olup birbirine paralel iki eksen üzerindedir Tuğla duvarları ve Roma harcı, onu yıkılmaz bir dirençle ayakta tutmaktadır. İlk anda burasının (Bedesten) surlarla çevrili bir saray olabileceği aklımıza gelmekle beraber, gerek pencere ve kapılarının çokluğu, gerekse ıssız kalmış temellerinin her yanından suların fışkırması, bana burasının bir Roma hamamı olasılığını düşündürdü. Ancak arkadaşım M.Scafi, güvenilir belgelere ve tezlere dayanarak burasının Roma Saray ve dairelerine (Bazilika) çok benzediğini ve yapının planının da bunu işaret ettiğini açıkladı.

Vadide kurulmuş olan eski Amastris şehri, şimdiki surlara kapamış Amasra’dan daha büyük ve genişti. Bugünkü kasaba, kalenin iki kapısı arasında birkaç ev gurubundan ibaret olup çok küçülmüştür. Bu yerleşim kesimi, Amasra yarımadasının doğusundadır ve surlarla kuşatılmıştır. Burası, eski Sesame’nin de yerleştiği mahal bilinir. Eski Amastris ise yarımadadan epeyce uzakta kalır.

Asma bahçenin bitimindeki suni bir mağarada, fevkalade bir su, mırıldanarak kaçıyor. Susuzluğumuzu gidermek için dizlerimizi üç pus derinliğinde Grek harfleriyle kazılmış süslü ve son derece güzel mermer bir kitabe parçasına dayadık. Elbetteki bu, bir anıttan kopmuştu. Ben onu yerinden koparıp parçalayarak oraya atan Vandalizmi (!) düşünürken ve eski bir mezar olasılığı üzerinde dururken M.Scafi tarafından çağırıldım. Yakındaki bir Grek kalıntısı önünde durmuştu. Burası açık bir pavyona (bina girişine) benziyordu. Kare biçimli olup fırdolayı bir firizle süslenmişti. Genişliği 22, yüksekliği 30 ayaktı. Büyük bir sevinçle alınlık üzerinde bazı Grek yazıları gördük. Bunlar, biraz önceki kitabenin karakterinde ve onun boş bıraktığı oyuğun iki yanındaydı. Diğer cephede ise aynı ibareler bu kez Latince yazılmıştı. Bu barış veya zafer tapınağının, “Dördüncü Galya Lejyonu” tarafından yapıldığını okuduk. Bir Fransız olarak, barbar ecdadımızın (Galyalıların) değerini kanıtlayan bu umulmadık rastlantıyı kalbimiz çarpmadan elbetteki seyredemezdik. Onların bu olağanüstü eserleri, biz evlatlarına ne kadar değerli birer mirastır… Tapınak İmparator Severe’in onuruna yapılmıştı.

Oradan, bahçeler ve bostanlar arasından geçerek şehre indik. Bahçe kapılarından bazıları, kırmızı mermerden sütunlar üzerine kurulmuştu. Bu güzel sütunlar oldukça büyüktü. Ayrıca daha birçok sütun parçaları ve başlıklar, bir bazilikanın (büyük kilisenin) etrafında görülüyordu. Dış duvarında iki kitabe bulunan bazilika, şimdiki halde bir Türk bahçıvanın elindedir! Kitabelerden tekinde “Pontus’un ruhani lideri ve şehrin (Amastris’in) Piskoposu Cloduis Lepidus”un, diğerinde ise kızı “Claudra”nın adları okunmaktadır.

Sesame’yi Amastris’den ayıran berzah, zamanla dolarak doğal bir köprü durumunu almış ve iki yanında oluşan limanları da birbirinden ayırmıştır. Dar olan Batı limanının kapalılığı, daha iyi sayılabilir. Bugün bu limanın şantiyesinde bir gemi tezgahı vardır ve bir tekne yapılmaktadır. Bu tezgah devletin denetimi altındadır. Bizim gelişimizden birkaç gün evvel 60 topluk bir yelkenli, hem de tam donatımlı olarak Osmanlı Donanmasına katılmak üzere İstanbul’a doğru yelken açmış. (*****) Doğu liman, ise, mendireğinin yıkılışından beri çok geniş ve ıssızdır. Buradaki antik mendireği, şiddetli kuzey rüzgarlarının kovaladığı azgın dalgalar yıkmış olmalı… Kalenin en son ucundan bakınca karşı dağın tepesinde Cenovalıların eseri olan muhteşem bir şato dikkati çeker(?). Bu şato Osmanlıların şehri fethedişinden beri metrukmüş.

(*****)Öyküsünü daha önce özetlediğimiz firkateynlerden biri olmalı.

Kurucaşile Tekkeönü

Kurucaşile’ye bağlı Kapısuyu, ahşap tekne yapımcılığı geleneklerinin 2500 yıldır sürdürüldüğü bir kıyı köyüdür. (Bülent Uzun tarafından 1987’de çekilmiştir.)

Kılavuzumuz Ali bizi evde bekliyordu. Mehmet Ağa ile de oraya yemek getirtmişti.Mehmet Ağanın, hiçbir geri düşünceye saplanmaksızın bize duyduğu sempati dikkatimizi çekti. Hatta bizi kaleye sokarak kendisinin ilgi duyduğu şeyleri göstermek istiyordu. Bu sıcaklığı muhtemelen, İstanbul’da kaldığı sıralarda Fransızlarla kurduğu ilişkiden kaynaklanıyordu. İlgisinden dolayı ona, tanıdığımız namuslu adamlar arasında bir yer verdik. Kalenin kapısından girdiğimizde buradaki yapısal izlerin eski Sesame zamanına ait olduğu kanısına vardık. Doğal engellerden daha çok, surlarla çevrilmiş kalker kayalıkları dolaştık. Adanın kara tarafına bakan cephesi Bizans surları ile korunmaya alınmıştı. Bu duvarları sonraki zamanlarda Amasralılar, kendi güvenlikleri için korumuşlardır, Duvarlar üzerinde birçok kuş resimleri, eli meşaleli Eros (aşk tanrısı) rölyefleri vardı Eğer, Müslümanlığın ilk dönemlerindeki hoşgörü tanımayan bağlılık; eski dönemlere ait eserleri yok etme kararlılığını sürdürseydi bu mimarlık hatıralarından herhangi bir şey elbetteki kalmazdı. Haç simgesi, Cenovalılar zamanına ait birçok yapıda görülüyor. Bunlar, yeniden doğmuş bizlere soyumuzun zaferlerini (!) hatırlatıyor. Dini sembollerin yanı sıra Cenovalılar’a ait yazılar da bulunmaktadır. Venedik’in rakibi olan bu Cumhuriyet, zenginliğinin gösterişine meraklıydı. Ayrıca, imkan ve vasıtaları da elverişliydi. Karadeniz, uzun zaman egemenliği altında kaldı. Hatta Bizans iktidarının zayıfladığı yıllarda onun topraklarına bile sahip olmaya yeltenmişti…

Tepede (?) kayanın üstünde gözlerimiz birçok mermere takıldı. Hepsi de dikkatle oyulmuş, ince bir zevkle işlenmişti. Şüphesiz bunlar, bir dinin empoze ettiği bir Tanrı için yapılmış eski bir tapınağın kalıntılarıydı. Burada bir de -şimdi güneşin altın ışıklarla yaldızladığı bu sakin denizi altüst edici fırtınalardan kurtulmayı ümit edenlerin özledikleri, korkuları yatıştırıcı deniz feneri resmini gördük.

Amasra’daki tüm evler 400’den fazla değildir. Ticari hiçbir önemi de olmadığından, Bartın kazası burayı sanki mülkiyetinden çıkarmıştır. Şimdiki durumu ile buraya “bağımsız bir kasaba” denebilir,

25 Mayıs’ta Kitros’a hareket için, uzun ve yorucu karayolu yerine daha tehlikeli olan denizden bir tekneyle seyahat etmeyi seçtik. Kendimizi Türk gemicilere emanet ettik. Yolculuğumuz kısa sürdü ve Çakraz’a vardık… Burada birkaç sandal ustası karaya indi. Biz de kısa süre zarfında bir hangarın temelindeki güllerle süslü iki beyaz mermeri inceledik. Bizim müzelerimizdeki güller gibi birer sanat eseriydi bunlar. Buralar “Erittrinien” kolonilerine aitti.”

E. Bore’nin, Amasra’ya inerken gördüğü, ağzı Büyükayı takım yıldızına bakan mağara bugün kayıptır. Gezgin, tıpkı Ainsworth gibi pazar yolundan Amasra’ya inmiş ve Soğucaksu, Sayvankaya, Kapıtaşı denen güney yamaçlarındaki lahitlerle ilgilenmiştir. Fakat ne sözünü ettiği tapınağın ne de çevrendeki lahitlerin hiçbir izi artık yoktur. Yine onun düzlüğe indiği zaman karşılaştığı beyaz mermerden tapınak kalıntısı da ortadan kalkmıştır. Bedesten’in bir Roma Bazilikası olduğunu belirten M.Scafi anlaşılıyor ki Bore’nin heyetindeki bir uzmandır. Kare planlı, alınlıktı, firizli hol, kırmızı büyük sütunlar, Bizans bazilikası ve çevresindeki kalıntılar da artık görülmemektedir. Fakat büyük olasılıkla Bore’nin incelediği Bizans Bazilikası, bugün Kilise Bahçesi denen yerde bulunuyordu. Buradaki son duvar parçası ile bazı temeller bunu düşündürmektedir. Asma bahçenin kemerleri, yıkılan eski mendirek, kale içindeki Cenova yapıları… Hepsinden de önemli olarak ‘Tepe’de kayanın üstündeki Cenovalıların eseri muhteşem Şato” acaba ne olmuştur. Gezginin, hangi noktada durup ne tarafa baktığı konusunda bir fikrimiz olmadığından “Kalenin en son ucundan bakınca dağın tepesinde görülen” şato için bir tahminde bulunmak zordur. Ancak büyük olasılıkla bu, Büyükada’daki manastırdır.Bore, kale içinden bakmış, fakat Büyükada ile kale arasındaki su kesimini görememiştir.

Tekkeönü’nde güçlü bir Türk ayanının konağı karşısında hayranlık duyan gezgin, buna benzeyen bir başka Türk konağını Kitros’da görmüştür. Bu yörenin derebeyi ailesi Çelebioğulları’dır. Bore’nin tespitlerine göre, Amasra’dan Kitros’a uzanan dağların eski gür ve verimli ormanları tükenmek üzeredir. Buna karşılık Amasra’da ve öteki iskelelerde irili ufaklı tekne yapımcılığı sürmektedir. Kalyon müteahhitlerinin aynı zamanda ayanlık, derebeylik yaptığı bu yıllarda doğal zenginliklerin kıyasıya harcanmasına karış koyacak bir güç veya bilinç, elbette ki söz konusu değildi. Nitekim 1840’lı ve 1850’li yıllar, bir yandan gemi yapımcılığının, bir yandan da yepyeni bir iş alanı durumuna giren kömürcülüğün rağbet gördüğü bir dönem oluşturmuş; çevre ormanlarına giren baltalı sayısı giderek artmıştır. Daha 18.yy’ın sonlarında, Peyssonel’in tespitlerine göre, “Amasra ve Kytoros topraklarında kalan Amastris, Bartın ve Karaağaç limanlarından devamlı olarak şimşir, odun ve kereste ihracı yapılıyordu. Bartın’da, farklı kalınlıktaki ve kalitedeki şimşirlerden ihzarat, “yükleme” birimi ile yelkenlilere verilip gönderiliyordu. Ortalama, her yıl “40 yükleme” (yani 40 gemi dolusu) şimşir yalnız Bartın’dan çıkarılıyordu. Amasra çıkrıkçılarının öreke, kazama sapı, çıkrık, havan, kavata… olarak yıllık, İstanbul’a 20 yükleme, Trabzon’a 2 yükleme mamul eşya sevk ettikleri de biliniyor. Cüsseli ağaçlar, gemi yapımı için gerekli “yollamaların” elde edilmesi; cılız korular da yine İstanbul’a gönderilecek odun yüklemeleri için kesilmekteydi. 19.yy ortalarına doğru bu kıyım kampanyasına, Ereğli-Amasra kömür havzasının ihtiyacına cevap veren “direk müteahhitleri” de katıldı.

1839’da Viranşehir’in “Sancak Kaymakamlığı” adı altında yeniden Bolu’ya bağlanması ve burasının yerel derebeylerince mütesellimlik şanı kullanılarak yönetilmeye başlaması ise, Bartın Amasra-Eskipazar eşrafı arasındaki rekabeti ve çekişmeleri gündeme getirdi. Belli görevleri ve ayrıcalıkları elde etmek isteyen ileri gelenler, devletin gözüne girmek için, halkın ezilmesine sebep olacak ağır teahhüdleri gemi nazırı, direk müteahhidi olarak üstlendiler. Tabii hiçbir planlama ve öngörü de söz konusu olmadığından; Amasra ve yakın iskeleler; Devletin odun, kereste, gemi, maden direği, kömür ve vergi istekleri altında giderek daha çok ezilen küçük toplumlar barındırıyordu. Fakat iç kısımlar da iyi şanslara sahip değildi. Mesela 1840’larda, geçim zorluğu içinde bulunan Kastamonu ve Safranbolu ahalileri, “bölgenin dağlık ve balkanlık olduğunu, çam ormanlarından sahile kereste indiremediklerini, bu korulardan halkın istifadesinin ancak neft yağı çıkarmaları ile mümkün olabileceğini, yapılan denemelerde üretilecek neftin, Eğriboz’da çıkanlar: neftin aynısı olduğunu…” Bolu Mutasarrıfı İzzet Paşa aracılığı ile Başkente yazarak neft imali için izin almışlardır.(Başbakanlık arşivi İrade-Dahiliye 4855 15 M. 1261, Miladi 1845)

Yoksul halkın inanç sömürüsü yoluyla da dökünüşü yine bu yıllardadır. Avrupa’dan bir-biri ardınca araştırmacılar gezginler geledursun; 19.yy ortalarına doğru Doğu memleketlerinden de “Goygoycuların” Amasra’ya kadar ulaşabildikleri görülmektedir Bunlar, altışar kişilik kör dilenci grupları olup genellikle çolak veya topal yedicilerin gezdirdiği Arap veya Acemlerdir. Kapıları çalıp Kerbela olayıyla ilgili ilahiler okuyarak aşure erzakı toplar, ilahilerin arasında hoy goy goy canum…! Diye hep beraber bağırırlarmış. Muharrem ayında sökün eden goygoyculardan ayrıca, üç aylarda da dervişler, hu çekenler Amasra’ya gelip kendilerini halka besletirlermiş. Minareye ve kale bedenlerine çıkarak;

“-bir okka şeker getirin, ekmek, yağ, et verin” diye bağırırlar, istediklerini yerine getirilmezse kargışta bulunacaklarını, kasabanın altını üstüne getireceklerini sürmüşlerdir. Bu tehditlerden korkan ahali ise ellerinden geldiği kadar öteberi toplayıp ianede bulunurmuş.

Ereğli-Amasra kıyı şeridinde taşkömürünün öyküsü de bu yıllarda başlamıştır. Şüphe yok ki çevre halkı, yüzyıllardan beri “yanartaş”ı veya öteki adıyla “kara nesne”yi tanıyordu. Tarla sürerken temel kazarken, sel yataklarında kömür mostralar, sık sık çıkmaktaydı. Fakat hem ızgara sistemi bilinmediğinden, hem orman-odun bolluğundan; yanarken pis kokulu ağır dumanlar çıkaran ve randıman vermeyen yanartaş kullanamamaktaydı. Bu nedenle kömür madeninin keşfi veya bulunuşu diye bir olayı ne 19.yy’da ne de daha önce söz konusu olmamıştır.(******) Fakat Filyos’un Elvan köyünden Kara Hüseyin’in, 1840 veya 1841’de torbasına doldurduğu kömürleri şimdiki Zonguldak’ın bulunduğu yerdeki Tahta İskelesi’ne götürüp burada, Tersane için tahta ve kereste nakli işleriyle görevli kişilere gösterdiği; bu örneklerin İstanbul’a gönderilmesinden hemen sonra da Amasra ve Ereğli’ye yabancı fen heyetlerinin geldiği, dünya genelinde taşkömürüne ilgi duyulduğu bir sırada bazı hatırlı kişilerin harekete geçerek havzada imtiyaz elde ettikleri belgelenebilmektedir. Bu konudaki en eski belge 2 Receb 1259 (29 Temmuz 1843) tarihlidir. Bu günkü dille özetlenirse: “Ereğli ve Amasra’da ortaya çıkan ve kumpanya biçiminde belli koşullarla bazı önemli kişilere ihale edilen vapur kömürü İstanbul’da Tersane ve Tophane’de maktu bir fiyatla kullanıldığı gibi, rayiç fiyatla da tüccar vapurlarına satılmaktadır. Dakik (un) vapurundaki denemelerde ise, İngiltere kömürüne oranla biraz daha çabuk yanıp tükenmekle beraber, buhar kazanına bir zarar vermediği tespit edilmiştir. Bölgedeki ocaklar işletildikçe kömürün kalitesi de kuşkusuz artacaktır. Ayrıca, işler yoluna konulabilirse külliyetli miktarda üretileceği de anlaşılmıştır. Bu kömürün yabancı vapurlarına satılması; hem Devlet hazinesi hem de ocakları işleten kumpanyalar için yararlı görülmektedir. Bu nedenle Takvim-i Vekayi’de ve gazetelerde ilanı, Maliye Nazın tarafından uygun görülmüştür.”

Bu resmi girişim ve Takvim-i Vekayi’nin 23 Şevval 1260 (5 Kasım 1844) 276. sayısında yayınlanan “Ereğli ve Amasra taraflarında zuhur eden maden kömürünün ihraç olundukça kuvveti tezayüd etmekde olması ile bu defa memurları marifetiyle tecrübe ettirilip İngiltere kömürü ile aynı evsafta olduğu” ilanı; İngiliz Mr.Broown tarafından yapılan etüdler sonunda artık havza aktüel duruma girmiştir. Muhtemelen, havzada işletmeye açılan ilk kömür ocakları ise Amasra’nın Dökük mevkiinde olmuştur. Çünkü, aşağıda kendisinden söz edilecek olan H.de Hell, 1847’de Amasra’da gördüğü ocağın, beş yıldan beri işletildiğini kaydetmiştir. Bu durumda Amasra-Dökük ocağı 1842’de faaliyete geçmiş gözükmektedir. Bir başka Alman mühendis Schlehon ise Dökük ve Tarlaağzı ocaklarını 1852’de etüd etmiştir. Yine bu yıllarda bir Rus Jeologu olan Proff Çimaçef’in ise Kurucaşile dolaylarında etüd ve araştırmalar yaptığı Kırım Harbi çıkınca da 1854 yılından 1860’a kadar Samsun’da saklandığı, bilahare tekrar Kurucaşile’ye geldiği biliniyor.

{******); Çok sonraki yıllarda, havzadaki yabancıların her yıl St. Barbe yortusunu bir kömür bayramı olarak kutlamaları, Zonguldaklı Türk aydınların onuruna dokunmuş; Maden yöneticilerinin bu yortuyu benimsememeleri için “Uzun Mehmed” adına uydurulan bir öykü ile kömürün bir Türk tarafından keşfedildiği ileri sürülmüş yortunun yerleşmesi önlenmeye çalışılmıştır. (Bu mizansen için bknz: Tahir Karaoğuz, Notlar, Zonguldak-Ereğli Kömür Havzası İçin Çalışmalarımdan Bir Özet, Ereğli 1972, sf. 9, Necdet Sakaoğlu, Tarihe Yerleşen Hayal Uzun Mehmed, Tarih ve Toplum Dergisi Ekim-Kasım 1984, sayı 10-11).

Amasra Kömür Belgesi

Kömür belgesi. Amasra ve Ereğli bölgesindeki kömür madenlerinden bahseden 1843 tarihli bu belge şimdiye kadar görülen en eski kayıt durumundadır. (Başbakanlık Arşivi İrade- Dahiliye No: 3874- 2B 1259)

İgnace xavier-Morand Hommaire de Hell (1812-48) 1835’te geldiği Türkiye’de, bir mühendis olarak değişik alanlarda sözleşmeler imzaladı; geziler ve etüdler yaptı. Amasra kömürleri konusunda da en eski bilgi, de Hell’in notları arasında bulunmaktadır. Eşi ve ressam Laurens ile Düzce-Üskübi-Ereğli yolunu izledikten sonra denizden 16 Temmuz 1847’de Amasra’ya gelen de Hell, buradaki harabeleri incelemiş, Laurens de resimler çizmiştir. Kömürün oniki yıl önce bu havalide bulunduğunu fakat ancak beş yıldır işletilmeye başlandığını haber veren de Hell; Amasra’daki gemi sahasının bakımsız ve boş durumda bulunduğunu, halkın oldukça yabani davrandığını; çıkrıkçıların bir çarşıda faaliyet gösterdiklerini; Ereğli’den Amasra’ya kadar kırk dolayında kömür ocağının, Hırvat madenci ve nakliyeci işçilerle çalıştırıldığını vs. anlatır. Ressam Laurens ise Amasra Kalesi’nin bir kapısını, bir bina kalıntısını, Amasra’nın, Küçük Liman açıklarından genel görünüşünü çizmiştir. Hell’in kayıtlarına göre o sırada Çakraz otuz evli bir kıyı köyüdür ve burada her yıl taka türünden on tekne yapılmaktadır. Gerek de Hell’in ve ressam arkadaşının, gerekse Schlehon ve Çimaçef’in Amasra çevresindeki incelemeleri, kuşkusuz ağır sanayi çağına giren ileri ülkelerin enerji kaynakları bulma çabalarıyla doğrudan veya dolaylı ilgilidir.

Hommaire

1846’da Amasra’ya gelen ve kömür madeni yataklarıyla ilgilenen jeolog mühendis X. Hommaire de Hell’in (1812-1847) arkadaşı Ressam Laurens tarafından yapılan resmi. (S.Eyice, Belleten XXVII sayı 105 ve 108’den)

Kefaser denilen eski piknik yerinden Boztepe ve Küçük Liman ağzı. Ressam Laurens aynı yerden çizdiği Boztepe’yi şimdiki durumuna göre daha yüksek tespit etmiştir. (Cengiz Eruzun – 1985)

Nitekim İngiliz asıllı bazı Galata Sarrafları’nın 1840-1801 yıllarda kurdukları kumpanya; Amasra’da “İngiliz bacalar,” denen ilk ocaklar, faaliyete geçirerek İngiltere adına bir öncelik kazanmayı başarmıştır. Sultan Abdulmecid (1839-1861) Ereğli-Amasra kıyı bölgesini ilkin “Emlak-ı Şahane’ (Sultanlık topraklan) kapsamına aldırmış, 1848’de ise buraya gönderilen Kapıcıbaşı Ahmed Nazif Ağa ile Ebiyye-yi Hasas mimarlarından Hüsnü Maüfe havza sınırlarını tespit etmişlerdir. Bu sınır, Ereğli iskelesi civarından Amasra Kazasındaki Tarlaağzı mevkiine ve buraya yarım saat uzaklıktaki Çömlekkıran ve Sofalıçeşme (buralarda, daha sonraları Kuşkayası ve Çınarlı ocakları açılmıştır), buradan yarım saat mesafedeki Amasra Umanına kadar uzamaktadır. Hazırlanan sınırlandırma defteri. Darphane-i Amire tarafından Saraya sunulmuş; bir İrade ile de Havza ve dolayısıyla Amasra’nın batı topraklan Evkaf-ı Celile-i Mülûkaneye (Sultanlık vakıfları) katılmıştır. Hazine-i Hassa tarafından yönetilmesi öngörülen bu yeni vakfın vakfiyesine göre havza mukata bedelinden; Mekke-i Mükerreme Kütüphanesi Hafız-i Kütübüne, Harem-i Şerif kandillerini yakana (bin okka rugan-ı zeyt bedeli). Sakız Camisi İmam, hatip, vaiz. dersiam, müezzin, kayyum ve ferraşlarına; İstanbul Merkez Efendi Dergahı ile Fındıklı Şeyh Yunus Efendi Tekkesi Hafız-ı kütüb ve muvakkitlerine aylıklar tahsis edilmişti. Hazine-i Hassa’nın mukataa olarak İngiliz kumpanyasına bıraktığı havzada, “Ereğli Kömür Madeni Müdürü sanını taşıyan bir kamu görevlisi ile Amasra’da da bir “memur” bulunuyordu. 1851 yılına ait bir belgeden; sınırlandırma çalışmalarını yapan Kapıcıbaşı Nazif Ağa’nın 1851’e dek müdürlük yaptığını, Amasra Memuru Hasan Efendi ile birlikte uzaklaştırıldığını ve hesaplarının görülmesi için de bir buyruk çıkarıldığını öğrenmekteyiz. Yine bu yıllarda Hazine-i Hassa ve Emanet yönetimlerinin 1849’da Emin Halil Ağa adlı Türk mühendise, 1851’de İngiliz John ve George Barkley kardeşlere ilk esaslı teknik ve bilimsel çalışmaları yaptırdığı biliniyor. Türk ve Müslüman çevre halkının madencilik ve kömür işçiliği konusunda deneyimleri bulunmadığı gibi, bu işe heves de duymamaları yüzünden, kısa zamanda Amasra’ya ve öteki ocak mıntıkalarına Sırbistan ve Hırvatistan’dan yüzlerce işçi gelmiştir. Fakat bunlar, sefil yaşayışları, inanç ayrılıkları sebebiyle dışlanmışlar, ancak kasabanın uzağında kalan harap kiliselerde, basit kulübe ve barakalarda barınmışlardır. 1854’te Fransız sermayesinin de havzaya girdiği, fakat Amasra’da bir yatırımda bulunulmadığı anlaşılıyor. (*******)

Kırım Harbi, uzak denizlerdeki harp filolarının kömür ikmali güçlüklerini gündeme getirince havzaya yönelik yabancı emellerin daha da arttığı gözlemlenir. Savaş boyunca İngiliz ve Fransız donanması, Amasra, Zonguldak ve Ereğli ocaklarında üretilen kömürleri yakmıştır.

Kömür olgusunun ön plana geçmesiyle çevrede genel ağalık otoritesinin de etkisini yitirdiği tahmin edilmektedir.19.yy’ın ilk çeyreğinde bölgesel anarşi olayları içinde; ikinci çeyreğinde de Tersane ye gemi yapımı işlerinde Ayan, Muhtar ve Nazır olarak yer alan İbiş İbrahim Ağa; sürgün cezasını çekip Amasra’ya döndükten sonra bir daha nüfuz kazanamamış; Ebul-feth Sultan Mehmed Han Hazretleri Vakf-ı Şerifinin Mütevellisi olarak 1856’da ölmüştür. Yine onun, eski saygınlığından yararlanarak tanzimat’ın getirdiği kurallar içinde Amasra’nın Muhtar-ı Evveli sıfatını da elde ettiği bilinmektedir. Bu görev; devlet adına küçük sorunların çözümünde, halk ve hükümet ilişkilerinin düzenlenmesinde, önceki ayanlığa nispeten yakın bir imtiyazdı. Fakat İbiş Ağanın, Gemi Nazırı ve Amasra Ayanı iken; teamüllere uymayıp baldırı çıplak gezmeyen ve kırmızı pabuç giyip kasabada volta atan bir gemi tayfasını kasaba mezarlığındaki ulu bir cevizin dalında astırması gibi çılgınca bir yetki denemesine kalkışamayacak kadar güçsüz olduğu da muhakkaktır.

(*******)Daha çok şimdiki Zonguldak’ın bulunduğu bölgede ocaklar açan Fransız girişimciler, Acılık, Üzülmez, Çaydamarı yörelerinin çok engebeli ve sık ormanlık oluşu sebebiyle buralara “jungle” adını vermişlerdir. Buna köylülerin orman anlamında kullandıkları “dav-dağ” kelimesi de eklenince zamanla “Zonguldak” kelimesine dönüşecek olan “jungle-dağ” kelimesi doğmuştur.

Öteyandan, Fransız Deniz Albayı Lachappel’in 1854-6 arasında havzada

Yaptığı incelemeler sonucunda verimsiz birçok ocak, bu arada Amasra Memurluğuna bağlı Dökük ve Tarlaağzı ocakları kapatılmış.unlu Zafiropolos bazirgan ve adamı Tıngıroğlu Hoca Pozant, İngiliz Kumpanyası ile birlikte havzanın verimli ocaklarını en avantajlı şartlarla sömürmeye başlamışlardır. Hırvat taş bacası amelesi ve lağımcı ustalarının, taş ocağı yöntemleriyle ürettikleri kömür, küfelerle ya da tahta raylarda yürütülen arabalarla dışarıya çıkarılarak harmana, buradan da hayvan sırtında iskeleye taşınmıştır. Daha 1852’deSchlehan’ın çok zengin ve işletmeye uygun bulduğu Amasra mıntıkası ocakları ise yatırımsızlık yüzünden rantabl olmaktan çıkmıştır. Dökük ve Tarlaağzı ocaklarının ikinci kez işletmeye açılması; Havza’da Bahriye Nezareti döneminin (1865-1909) başladığı yıllara rastlar. Bir süre Zonguldak’ta, akrabası ve ilk Müslüman sermayedar olan Ahmed Ali Ağa’nın yanında kalan Barlı Edhem Ağa(1843-1921) 1864’te Amasra’ya gelerek ocak açma imtiyazı almıştır. Bahriye Mirlivası Dilaver Paşa’nın Maden-i Hümayun Nazırı olarak Ereğli’ye gelmesi ardından yeni bir sınırlama yapılmış; 1848 tespitinden farklı şekilde havza sınırı Amasra’nın doğusunda Cide’ye kadar uzatılmıştır, Bahriye İdaresi yıllarında gerçi üretilen kömür, sermayedarlarca Donanma’ya verilmiş ve bu iş kanunla düzenlenmişse de Edhem Ağa’nın yıllarca süren çalışmalardan sonra açmayı ve işletmeyi başardığı Tarlaağzı Ocağı ile Zonguldak’taki Ahmed Ali Ocakları dışında tüm ocakların sahiplerinin Agop, Papas, Milopero, Lokice, Hacı Petro, Rabot, Leon, Neomi… gibi gayrimüslimler ile yabancılar olduğu görülmektedir. Daha sonra bunlardan birçoğu şirketleşme yolunu seçerek Eseyan, Karamanyan Kumpanyaları, Ereğli Şirket-i Osmaniyesi…adlarını almışlardır. Türklerin şirket kapsamında devreye girebilmesi ancak 19.yy’ın sonlarında Mabeyinci Ragıp Paşa’nın oğulları tarafından kurulan Sarıcazadeler ortaklığı ile mümkün olabilmektir.

1870’lerde ise Bartın-Amasra kömür madenleri imtiyazının ünlü Saray Mimarı Serkis Balyan Kalfa’ya verildiği belgelenmektedir. Adı geçen bu imtiyazı, Amasra’ya bir liman ve limana uzanan bir şimendifer hattı yapmak şartı ile almış, fakat ne kendisi ne de ölümünden sonra varisleri taahhütlerini yerine getirmemişlerdir.

1880’e doğru havzada birdenbire artan üretim ve çoğalan ocaklar, Hırvat işçilerin yanı sıra, artık kömür işlerine ısınan yerlilerin de çalışmaları için bir iş sahası durumuna girerken çevre ormanları da maden direği ihtiyacı sebebiyle hızla tükenmeye yüz tutmuştur. 1850-1900 arasındaki uygulamalara göre, ocak müteahhit veya mültezimleri, ürettikleri kömürü devlete vermekle yükümlü olduklarından, karşılığında para almazlar; havzanın aşarını ve öteki bazı vergilerini toplamak yetkisine sahip bulunurlardı. Adı geçenler, yükümlü köylülerden aşarın bir bölümünü maden direği olarak isterlerdi. Köylü ise hiçbir şarta bağlı olmaksızın ormandan dilediği gibi direk keserdi. Dilaver Paşa Nizamnamesi direk kesme işini bir ölçüde düzene koymayı amaçlamışsa da koruların tahribi önlenemedi. Filyos, Kızılkum, Mukada, Boğaz, Tarlaağzı, Amasra, Çakraz, Deliklişile, Göçkün, Çambu.Tekkeönü, Kurucaşile ve Kapısuyu iskelelerinden, hem İstanbul’a odun ve kereste sevkıyatı, hem de ocaklara direk yükleme işi yıllarca devam etti. Tarlaağzı ocaklarının direk ihtiyacı başlangıçta, ocağın yakınındaki korudan, işçilerce kesilen ağaçlardan karşılanırken, kısa sürede Gömü, Kuşdağı ve Gürleyik koruları tükenmiş ve Boğaz Dağından direk getirtilmeye başlanmıştır.

1869’da yayınlanın ve Dilaver Paşa Nizamnamesi diye de bilinen ünlü tüzük Havza-i Fahmiye’yi başlıca 6 mevkiye ayırmıştır. Bunlar, Kozlu, Zonguldak, Kilimli, Çatalağzı, Alacaağzı ve Amasra idi. Tüm bu mevkilerde faaliyet gösteren ocak sayısıda 80 dolayındaydı. Yüzyılın son çeyreğinde Amasra mevkiinde 13 ocak numara almıştı. Bunlar:

140 numaralı Madenci Edhem Ağa Ocağı (Tarlaağzı’nda)

141 ” Laz Hasan ve Şeriki Ocağı(Çınarh’da)

142 ” Bodosaki ve Şürekası Ocağı(Tarlaağzı’nda)

143 ” Cevahiroğlu Bodosaki ve Uncu Apik Ocağı(Çınarh’da)

144 ” Kosti Yağlidis Ocağı(Çınarlı’da)

145 ” Korcu Pano Ocağı (Dökük’de)

173 ” Cevahircioğlu ve Şeriki Ocağı(Çınarlı’da)

217 ” Setrak Pembeciyan ve Şeriki Ocağı(Çınarh’da)

253 ” Ayo ve Andirya ve Şürekası Ocağı(Küçük Liman’da)

274 ” Pandelaki İstavridis Ocağı (Tarlaağzı’nda)

276 ” Mehmed, Petro, Hüseyin, Vasil Ocağı(Çınarı’da)

294 ” Petro ve Marko Ocağı(Dökük’de)

363 ” Notacı Hacı Emin Bey Ocağı(Kapısuyu’nda) dır. Bu ocaklardan en eskisi

olan 140 numaralı Edhem Ağa’nınki, aynı zamanda en uzun ömürlüsü olmuştur. Ocakların yıllık toplam üretimleri ise 2000-5000 ton arasında değişmiştir.

Amasra Kömür Ocakları

Tarlaağzı’nda Edhem Ağa’nın açtığı 140 numaralı ocağın 1930’larda alınmış bir fotoğrafı

Amasra Kömür İşletmesi

Aynı üretim bölgesindeki bir başka ocakta hayvanla çekilen kömür arabası

Kömür üretiminin Amasra’ya belirli bir toplumsal kıpırdama getirdiği yine de söylenemez. Çünkü, bir iki ocak dışında işletmeler Sırp Slav, Rum ve Ermeni asıllıların elindedir. İşçilerin büyük çoğunluğu da yabancıdır.

Bartınlı mühendis Abraam, 1870’de Amasra’nın eski eserleriyle ilgilenerek Rumca makaleler yayınladığı gibi, İstanbul’da, Amasra’daki eski eserlerle ilgili bir de konferans vermiştir, anlaşılıyor ki, Abraam, Kömür ocaklarında görevli iken harabelerle ilgilenme gereğini duymuştur. Onun sözünü ettiği Nekropol, Ayayorgi Manastırı harabesi, mezarlar, sonraki yıllarda tamamen ortadan kalkmıştır.

1839-1867 arasında, resmi belgelerde “kaza” olarak geçen Amasra, aslında mülki bir kaymakamlık değildi. 1868’de ise “nahiye” statüsü ile Bartın’a bağlandı. Kasabanın yönetimi uzun zaman İbiş Ağa’nın kardeşlerinin ve oğullarının elinde kaldı. Adı geçenler, burada, hükümetçe atanan bir mülki amirin bulunmamasından da yararlanarak “Müvella” (Kaymakamca atanan ve basit ihtilafları çözen yetkili kişi), “Muhtar-ı evel”(Birinci Muhtar), “Muhtar-ı Sani” (İkinci Muhtar) ve “Evkaf-ı Hümayun Mütevellisi” (Sultanlık Vakıfları yöneten) sanlarını kullanarak uzun zaman halkın biricik mercii durumunda kaldılar. 1855’te “Amasra Kazasının umur-u tahririyesine (sayım işlerine) gönderilen Mehmed Efendi, İbiş Ağa’nın oğulları Ahmed, Tahir ve Mehmed Beylerle çalıştı. Bu üç kardeş daha o tarihlerde “Mütevelli senedi” denen ve tapu yerine geçen bir belge düzenleyerek Fatih Sultan Mehmed Vakfına dahil taşınmazların alım satım işlerini gerçekleştirmekteydiler. “Amasra Kazasına tabi nefs-i Kal’ada, Kal’a Divanı Muhtarı Tahir Bey ile biraderi Mehmed Bey’in, Nezaret-i Evkaf-ı Hümayun’a mülhak Cennetmekan Sultan Ahmed Han(?) Tabe-serahu Hazretlerinin Cami-i şerif vakfı” na tasarruflarına ilişkin çok sayıda belge mevcuttur ve bunlar vakfa ait taşınmazların el değiştirmeleriyle ilgilidir. Bu tür uygulamalar esasen ülkenin her tarafında geçerliydi. Evkaf Nezareti, Selatin vakıfların yönetimini genellikle eşrafa bırakıyordu. Onlar da padişahın yetkili vekili çalımı ile vakıf taşınmazlarının kiralanmasını, ondan ötekine geçmesini sağlamaktaydılar. Fakat halk, hemen herşeyin ağalara ait olduğunu, onlardan alındığını sanmaktaydı. Amasralı Ak Kadının dükkanı için 1868’de düzenlenen ve köy senedi geçerliliğinde olan belge bu açıdan ilginç bir örnektir: “bad-i ilm-i haber oldur ki; Nezaret-i Evkaf-ı Hümayun’a mülhak Viranşehir Sancağı dahilinde Amasra Karasında ba-berat-ı şerif-i alişan mutasarrıf olduğumuz Ebu’l-feth merhum cennetmekan Sultan Mehmed Han Hazretlerinin Camii Şerifi civarında çarşuda validesinden intikal etmiş Hasanoğlu Mehmed Beğ kerimesi Ak Kadın Hanımın mutasarrıf olduğu dükkan arsası ferağ olunub bir tarafı Sarıömeroğlu dükkanı ve bir tarafı Akaoğlu el-hac Ahmed Beğ dükkanı ve arka tarafı bakça ve bir taraf ı tarik-ı ali ve bu hudud ile mahdud olan dükkan arsası zükûr ve ünas idenlerden (?) olur ise vakf-ı şerifinin mütevellisi tarafından yedlerine mücedded tezkere verilmek şartıyle ve işbu dükkan arsasına mutasarrıf olan Köseoğlu Deli Hasan Reis uhdesine kayd olunub mütevelli senedi merkumun yedine bi’t-temhir ita olundu. Fi 25 Muharrem sene 86” (7 Mayıs 1869) (Mühürler: Mütevelli Ahmed, Tahir ve Mehmed Beylere aittir)

Haydutoğulları Amasra Eski Ev

Eski Bir Amasra evi. Haydudoğulları ailesine aittir. (Cengiz Eruzun-1985)

Burada açıkça görüldüğü gibi, ağalar kendilerini vakıf mutasarrıfı saymakta ve bu yetkileriyle işlem yapmaktadırlar. Bunların, 1868’te ülke genelinde bir yönetim reformuna gidildiği sırada; Amasra’nın gerçek anlamda bir “kaza” olması ihtimali belirince buna karşı çıktıkları uzun zaman unutulmamıştır. O sırada Tahir Bey’in ve kardeşlerinin Bolu’ya kadar giderek Mutasarrıfı ikna ettikleri ve Amasra’nın bir nahiye olarak kalmasını sağladıkları; bununla da yetinmeyerek kasabaya yapılması öngörülen askerlik dairesini engelledikleri, postane açılmak üzere Bartın’dan itibaren döşenen telgraf direklerini de adamlarına söktürdükleri Amasra yaşlılarının naklettikleri rivayetlerdendi. Bütün bunları, kasabaya devlet memuru gelmemesi için yaptıkları ileri sürülmüştür. Nitekim 1869’dan başlayarak Amasra’nın resmi kayıtlarda “nahiye” olarak gösterildiği dikkati çeker: “Bolu Sancağı Bartın Kazasında Amasra Nahiyesi nefs-i Amasra Kala Divanı Muhtar-ı evveli Tahir Bey…” Fakat, Ağaların hesaplarının aksine, Amasra’yı bulunduğu noktadaki tecrit edilmişliğinden kısa zamanda kurtaracak önlemler alınmış; buraya Nahiye Müdürü, az sayıda askerden oluşan bir birlik, Garnizon Komutanı gönderildiği gibi karayolu yapımı da 1880’lerde gündeme gelmiştir.

Öteyandan, bir zamanlar Amasralı Ağaların nüfuzu altında bulunan ve eski çarşı pazar geleneklerine göre özel kolluk kuvvetleriyle ağalar gelmeden hafta pazarını açamayan Bartınlılar, yüzyılın ikinci yarısında çok hızlı bir kalkınma sürecine girmişlerdir. kasabadaki gayrimüslim sayısı, Niğde dolaylarından gelen göçmenlerle artmış, Asma’da tamamen Rum sekenenin yerleştiği ayrı bir semt oluştuğu gibi, Müslüman mahallelileri de genişlemiştir. 1750-1850 arasında önemli nüfus artışına ve iskana sahne olan Bartın’da Koca Müftü Mescidi, Gazanfer Camisi, Halil Efendi Mescidi gibi ibadethaneler, Elçi İbrahim Paşa’nın eseri olan ünlü cami ve han yapılmış; yakın çevrede ise yeni köyler oluşmuştur. 1880’e doğru açılma ve büyümenin, yumurta ve kereste ihracatına bağlı biçimde daha da hızlandığı tespit edilmektedir. Doğu Karadeniz’den deniz yolu ile gelen yeni Rum göçmenler, öncekilerle birlikte kentin ticari potansiyelini neredeyse ele geçirmişlerdir. Gayrimüslimler, Tanzimat ve Islahat yeniliklerinden de yararlanarak modern konaklar, görkemli mağazalar ve iş yerleri yaparak bir Anadolu kasabasına göre lüks sayılabilecek bir yaşam düzeni kurmuşlardır. Rumların yeni bir mektep ve kilise yaptırmalarına karşılık, Türkler de 1868’de ilk Rüştiye’yi törenle açmışlardır. Kasabaya şebeke suyu getirilip semtlere çeşmeler konması, ilk karantinanın açılması, İstanbul’a düzenli vapur seferlerinin başlatılması (-ki bu, Nümayiş adında küçük bir yolcu gemisi olup 1878’den itibaren Amasra’yı da sefer programına almıştır.-)Liman ve çarşı caddelerinin açılması, daha sonraları ise (1898’de) Hükümet Konağının yapılması… da hep bu kalkınma evresinde gerçekleştirilmiştir. Bir Alman gazeteci (B.SchWarz) 1888’de Bartın’ın bu gelişmiş durumunu “-göçmen Almanlar için burası yepyeni bir vatan olabilir. Burası yirmibin nüfuslu, tertemiz bir kenttir. Her tarafta güzellik ve yenilik görülmektedir. Villalar, Rumların işlettiği lokantalar, görkemli konaklar gözleri doyurmaktadır. Varlık ve zenginlik, doğal güzellilikten yoksun Bartın’ın başlıca özelliğidir.” diyerek anlatır ve gelişmişliği, İçanadolu’dan göçen Rumlarla Dobruca’dan hicret eden tatarlara bağlar.

1882’de Bartın’dan Amasra’ya gelen ve Kuşkayası kitabelerini ilk defa okuyan Gustav Hirschfeld, “deniz kıyısı boyunca gördüğü kayalıkların benzersiz güzelliğini, yeşillik yığınları halinde yükselen tepeleri betimledikten sonra, Amasra’nın dünyadan kopmuş, kendi başına yapayalnız bir yer olduğunu, buna karşılık Bartın’ın çok hareketli bir pazar ve ticaret merkezi görünümü verdiğini ilave eder. Bu araştırmacı da Amasra’nın topoğrafik yapısı ile ilgilenmiştir Ayrıca kalelerin sapasağlam durduğunu şu sözlerle açıklamaktadır: “-Bu ıssız ve ticaretten uzak kasabada Ceneviz dönemi şehir surlarının o kadar mükemmel şekilde ve öylesine Ortaçağvari korunmuş olması hayret vericidir. İnsan burada birkaç yüz yıl geriye gittiğini sanıyor. Yüksek dişli (barbakanlı) kale duvarları, kare kuleler kasabanın yerleştiği iki kayalığı çevreliyor. Merdiven basamakları görünümü ile burunlara tırmanıyor, aşağılara iniyor. İki kaya kütlesi birbirine sonra da anakaraya bir berzahla bağlıdır. Bu sayede biri batıda diğeri doğuda 2 küçük liman oluşmuştur.Bu iki küçük limanın yelkencilik adına özel bir yeri vardır(****). İlk çağ şehirlerinden olup ideallere göre kurulan Amastris bu iki limanın değerini daha da artırmıştır.” G. Hirschfeld, Amasra’yı yöneten Nahiye müdürü ve topçu komutanı ile de tanışmış, kasabanın antik kalıntılarını gezmiştir.

Halkın döküntü dediği, kıyıya yakın ve küçük tekneler için tehlike oluşturan sığ kayalıklarla dahi ilgilenen araştırmacı, Gidoros’a kadar yolculuğunu denizden yapar. “Bir gölü andıran ve geriye bakınca kapanmış gibi gözüken bu koyda bir gece geçirir. Gidoros’da ancak birkaç ev vardır ve kereste yüklü bir gemi uygun hava beklemektedir. Daha sonra yoluna at sırtında devam eder.

Yüzyılın sonlarında Amasra’yı gözlemleyen Alman Gazetecisi Nahmer ise “-Kasabanın çok eski bir alman efsanesinin kahramanı olan ve bir yüzyıl boyunca uyuduğuna inanılan prensese benzediğini, çünkü, tabiatın tüm nimetlerini esirgemediği burada hiçbir kıpırtının görülmediğini yalnız Bartınlı Rumların her sene bir kez Amasra’ya gelerek Aya Yorgi tepesinde ayin düzenlediklerini; eski önemini yitiren kasabada önceki yıllarda yapımına başlanan Bahriye mektebinin ise yarım bırakıldığını” açıklar.

Amasra Eski Okul

Amasra’da Osmanlılar döneminde inşa edilen en eski okul.(Kale içindeki bu iptidaiye, daha sonra Kız İlkokulu. Nahiye Müdürlüğü lojmanı olarak kullanılmış, 1986’da Zonguldak Valiliğince restore ettirilmiştir.)

(****)Yelkenli çağında, gemilerin gideceği istikamette esen rüzgar önemliydi. Bunun için günlerce beklendiği olurdu. Amasra’dan batı yönüne gidecek bir geminin Büyük limandan çıkması ise poyrazlı havalarda mümkün değildi, bu nedenle, İstanbul’a doğru gidecek yelkenliler Küçük Limanda, Sinop’a gidecek yelkenliler de Büyük Liman’da (doğuda) beklerlerdi.

Bir taraftan, Dilaver Paşa nizamnamesi gereği kömür havzasının ihtiyacı olan işçiyi vermekle yükümlü ondört merkezden teki durumunda, diğer taraftan da Bartın’ın bir nahiyesi sayılan Amasra ile ilgilenen ilk yönetici Bolu Mutasarrıfı İsmail Kemal Bey olmuştur. O, at sırtında -birçok defa Amasra’ya kadar gelerek karayolu, Bahriye mektebi, Nahiye Müdürlüğü binası gibi kamusal yatırımlardan burasının yararlanmasına çalışmıştır. 1884’te yapımını başlattığı ve Pazar yoluna göre yeni bir güzergah izleyen şose; 1900’lerde bitirilebilecektir. Bu yeni yol; yer yer Amasra-Bartın arasındaki eski Roma yolunu izleyen çok bozuk hatta tehlikeli patikayı devreden çıkarmakla Amasra’nın gelişme olanaklarına kavuşmasında birinci sırada önemli olmuştur. 16 Eylül 1300 (1884) tarihli küçük bir pusula, 17 km.lik yeni şosenin yapımı hususunda, şimdilik eldeki yegane belgedir. Bartın Kaymakamlığına yazılan bu pusulada “Tarıkda kullanılmak üzere elli adet el arabası ile elli adet kenyenin lüzum-u kavisi olduğundan orada zikr olunan el arabasıyla kenyenin beheri kaç kuruşa kadar yapılabileceğinin bi’t-tahkik iş’arı mercûdur efendim” denilmektedir. Muhtemelen bu pusula Amasra’daki yol müteahhidi tarafından yazılmıştır. Şu da var ki şosenin yapımı ve kasabada gerçekleştirilen projeler, Amasra harabelerinin son bir kez daha tahriplerine neden olmuştur. Şifahi tespitlere göre, antik tiyatronun kavelası ve sahne fasadı tamamen sökülerek taşları kırılıp moloz haline getirilmiş, kasaba çıkışından itibaren makadam döşenmesinde kullanılmıştır. Roma devrinden veya daha öncesinden kalma Nimfeum (anıtsal çeşme) ile daha bazı yapılar ise Küçük Liman kıyısında inşa edilen Bahriye Mektebi ile hükümet konağının, kale içindeki taş iptidai mektebinin yapımlarında kullanılmak üzere ortadan kaldırılmıştır. 1880-1895 arasındaki bu eskiyi söküp yenileri yapma kampanyasında, figürlü, yazılı birçok mermerin ve heykel parçalarının ise deniz yolundan önce İstanbul’a oradan da Avrupa ülkelerine götürüldüğü kesindir. Bunlardan ancak pek az bölümü o sırada kurulmuş bulunan İstanbul’daki Müze-i Hümayun’a (Arkeoloji Müzesine) mal edilebilmiştir. Başta Haydudoğlu Mustafa Bey, o dönemin bazı yerlileri de hem define aramak, hem yabancıların antik parça isteklerini karşılamak amacıyla eski yerleşim alanlarını düşüncesiz biçimde kazmaktan çekinmemişlerdir.

Amasra Tarihi Ev

19.yy yenileşme sürecinde yapılan bir kaptan evi. Zindan Mahallesinde Mollahaliloğlu Ali Bey’in konutu. (Cengiz Eruzun 1985)

Amasra Müzesi

Mektebi (Müze). Küçük Liman kıyısındaki bu tarihi yapı. 1974’te kamulaştırılarak restore edilmiştir. (Cahit Akman tarafından 1987de çekilmiştir)

Amasra Haritasi

1886’da Amasra’ya gelen v. Diest’in çizdiği kroki. Kasaba yakınındaki Gömü Ahat, Bostanlar, Şah köylerini kapsayacak genişlikte o sıralar yeni açılan Bartın yolu ile eski Pazar yollarını gösterecek şekilde hazırlanmıştır. (Louis Robert, A Travers l’Asie Mineure sf 161’den)

Dörtyüzyıl süre ile devletin hiçbir yatırımda bulunmadığı Amasra’ya, 19.yy’ın son çeyreğinde kazandırılan resmi yapılar ve ulaştırılan yol; halkı da, eski ‘Çantı’ geleneğini bırakıp merkez-i vilayet tipi evlere özendirmiş gözükmektedir. Rivayete göre, Mutasarrıf İsmail Kemal Bey’in teşviki ile bu alandaki öncülüğü Madenci Edhem Ağa yapmıştır. O, kayınbiraderi İbrahim Ağa’yı İstanbul’a göndererek bir proje hazırlattırmış ve Safranbolu’dan getirtilen gayrimüslim kalfalara bu proje aynen uygulattırılmıştır. Sonradan, bu konağın, “Karadağ Kralı Nikola’nın Kotora’daki sayfiye köşküne benzediği” ileri sürülmüştür. Edhem Ağa konağı 1887-1889 yılları arasında tamamlanmış ve yüzyıllardan beri kasabaya kazandırılan ilk güzel ve büyük mesken özelliğine sahip olmuştur. Ancak, bu taş-ahşap konağın yapımında da Daracık Sokak’taki bazı eski kalıntıların taş enkazından yararlanıldığı bilinmektedir. Aynı yıllarda, Amasra’nın başlıca zengin ailelerinden olan Sağırosmanlar da Büyük liman tarafına, gemicilere hitab eden bir hamam ile aile için de üç ayrı mesken inşa ettirmişlerdir. Bu dönemde, yerli taş ustalarının, ilkel yöntemlerle lahitleri, kitabeli ve işlemeli frizleri, büyük blok taşları boydan boya yarmak suretiyle pencere ve kapı lentoia* hazırladıkları ve bunların yeni evlerde çokça kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu sonuncu tahrip döneminde Amasra’ya gelen Prusyalı subay Walther Von Diest, 1886’daki durumla ilgili şu bilgileri verir: “Antik Amastris’in harabeleri, sellerin getirip örttüğü kalın alüvyon ve doğa canlılığı altında saklanabildiği ölçüde kurtulmuştur. Kara ve akça ağaçlar, çalılıklar, şimşir ve incir bolluğu, yabani başka bitkiler sımsıkı bir şekilde birçok şeyi gözlerden saklamıştır…Nekropol, geniş bir alanı kaplamakta olup burada (ahitler, anıtsal mezarlar, mezar odaları ve yazılı taşlar vardır. Hükümetin başlattığı Bahriye Mektebi yarım kalmıştır. (*****) Kilise Çukuru denen yerdeki kilise harabesi, mozaik örnekleri ve çevresindeki çok sayıda taşla dikkati çekmektedir… Amasralılar, kömür işçiliğine yanaşmamakta, hava elverişli ise balık tutmakta, değilse başıboş sokaklarda gezmektedirler. Hiçbir yerde bu kadar çok işsiz görülemez… Kömür ocaklarında çalışan Hırvat ameleler ise kasabanın dışında, barakalarda yaşamaktadırlar…. toprak üstündeki eski eserler, kamu ve okul yapılarında, evlerin temellerinde kıyasıya harcanmaktadır…” Von Diest, 1.10.000 ölçekli bir de plan hazırlamış ve çok sayıda fotoğraf tespit etmiştir. Küçük Liman kıyısındaki eski sahasında ise hala takalar yapılmaktadır…

(****) Bu yarım bina, 90 yıl sonra kamulaştırılmış, restore edilerek 1976 Amasra müzesine verilmiştir.

Ethem Ağa Konağı

Edhem Ağa Konağı Tanzimat mimarisinden çizgiler taşıyan bu güzel yapı 100 yıllık olmasına rağmen çok iyi korunmuştur. (Cengiz Eruzun-1985)

Amasra Eski Ev

20.yy’ın başında Küçük Liman’da yapılan ikinci Osmanlı dönemi okulu. Burası, 1962’ye kadar sırası ile ibtidaiye, ibtidaiye ve Rüşdiye, İlk Mektep, İlkokul olarak kullanılmış: 1976’ya kadar da binadan Müze, dikiş kursu olarak yararlanılmıştır. (1981’de yıktırılmıştır.)

19.yy’ın son on yılında ise Amasra’ya Ernest Kalinka, G.Mendel gibi bilim adamları gelmiştir. Kalinka, 1896’da Amasra’dan Gidoros’a kadar, eski yerleşim yerlerinde kitabeleri toplamıştır. G.Mendel ise Amasra’daki yazılı taşlar ve heykellerle ilgilenmiş, hazırladığı katalogda bunlara da yer vermiştir.

Yüzyıl biterken Amasra’da yapılan son iki eser, Küçük Liman kıyısındaki taş-ahşap ikinci İptidai Mektebi (1981’de yıktırılmıştır) ile Büyük Liman’daki kargir İskele Camisidir.

1890’da yayınlanan Kastamonu Vilayeti Salnamesi, resmi verilere dayalı olarak Amasra hakkında önemli bilgiler vermektedir: Nahiye Müdürü Hafız İbrahim Efendi’dir. Bir Naib ve bir katib’den oluşan Meclis-i Şer’i Şerif de vardır. Henüz belediye örgütü kurulmamıştır. İbtidai Mektebi’nin kadrolu muallimi Veli Efendi olup (53) öğrenci bu okulda eğitim görmektedir. Amasra Kalesinde ise Kolağası Ferhad Ağa’nın komutasında; Tabib Binbaşı Mustafa Efendi, Yüzbaşı Agah, Eczacı Refik, Mülazim Katib Abdullah ile (50) nefer görevlidir. Çarşıda, ağaçtan çok güzel yazı takımları, sigaralıklar, kaşık türleri üretilmektedir. İskelede ve köylerde ise çeşitli boylarda sandallar yapılmakta, ip ve palamar imal edilmektedir. Çevre ormanları, sarı çam, meşe, gürgen, çeşmir(şimşir), boyaağacı, kıçık, kavak türleri bakımından henüz zengin sayılabilir. Bartın-Amasra arasındaki “şose tankı” daha tamamlanmamıştır. Ayrıca, bu yolun Bartın başlangıcında da ırmak üzerine sağlam bir köprü (Orduyeri köprüsü) inşa halindedir. Amasra kasabasında bir hükümet konağı, bir İptidai bulunduğu gibi “metaneti haiz bir de mekteb-i bahri” bina olunmaktadır. Musul adlı posta gemisi, haftada bir Amasra iskelesine uğramaktadır.

Tarlaağzı’ndaki kömür ocaklarının Ereğli Maden-i Hümayunu’na bağlı olduğu da belirtilmiştir.

Kastamonu Valiliğince Amasra’ya görevli gönderilen Mühendis’in, 1892’de düzenlediği rapor, buradaki kömür yataklarının ve ocaklarının durumunu açıklamaktadır:

“Amasra’nın Kalaycı köyünde bir aralık kazı ve üretim yapılmış; sürdürülmeyerek bırakılmıştır. Eğer bu maden tekrar işletilecek olursa Göçkün iskelesinin bir kasaba durumuna girmesi gerekmektedir, böyle bir girişim, çevrenin işsiz ve yoksul halkının kalkınmasına da fayda sağlayacaktır. Bu ocağın senelik rüsumu 947 kuruş olup 1883’ten itibaren 17525 kuruşluk borç birikmiştir.”

“Tekkeönü mahallindeki kömür madeni de ihalesi tarihi olan 1887’den beri ancak kısa süre işletilmiş; çok sayıda mağaza ve bina yapılmıştır, işletmeye elverişli durumu söz konusu olduğu gibi, sahile de bir iki saatlik mesafededir. Tekkeönü, bu ocak için iyi bir iskele olabilir. Tatil edilen bu ocağın da birikmiş 34130 kuruş vergi borcu vardır.)

“Tarlaağzı ocakları ise Ereğli Kömür Nezaretine bağlıdır. Bu nedenle Vilayet memurlarının yazılı sorularına cevap verilmemektedir. Oysa, Amasra çevresinde olup Ereğli Nezaretine bağlı ocaklardan birçoğunda keyfi uygulamalar görülmekte, satışlar ve işletme hususları Nizamnameye aykırı surette yürütülmektedir. En kısa zamanda Nezaret’e bağlı sahaların tespiti yapılarak diğer yerlerde vilayet denetiminin kurulması gerekmektedir.”

“Bartın Ağcataş ve Kömür-boca köylerinde yapı ve kaldırım; Eflani’de Tepe ve Çukurviran köyleri arasında da değirmen taşı ocakları mevcut olup buralarda imalat sürmektedir. Ustalar ve ameleler kayıtsız ve izinsiz çalışmaktadırlar…”

Bir başka belgeden ise Tekkeönü’ndeki kömür ocağının 13 Mayıs 1305 (1889) tarihli Ferman-ı Ali ile Defter-i Hakanı Nazın Devletlü Rıza Paşa’ya ait olduğu; Kalaycı’daki ocağın ise 12 Safer 1301 (1883) tarihinde yine bir Ferman-ı Ali ile Tabib Miralay Mustafa Zeki ve ortaklarına ihale edildiği öğrenilmektedir.

Zonguldak’da ocakları bulunan Ahmed Ali Ağa’nın, Amasra’da Tarlaağzı’nda ocak işleten akrabası Edhem Ağa’dan 18 Kanunusani 1309 (1893) tarihli bir Şukka ile beheri yedi kuruştan, muhtelif boyutta cidene tahtası istemesi ilginçtir. Edhem Ağa; Çakraz, Tekkeönü, Kapısuyu veya Cide’den istenen tahta ve keresteleri satın alarak bir tekneye yükleyip Zonguldak’a gönderecektir. Ayrıca kendisinden, onbeş de yapı ustası bulması ve Ramazan bitiminde yola çıkarması istenmiştir. Bartın’da çok yoğun bir ahşap yapılaşma söz konusu olduğundan ustalar oradan temin edilecektir.

1894 Kastamonu (Hicri 1312) Salnamesi; çevrenin kereste varlığı konusunda bilgiler verir: “Bartın Irmağında, yerli yabancı çok kimsenin deniz taşıtları kışlamaktadır. Yaz gelince civardaki kazalar ormanların külliyet üzere imal ile iskeleye indirilen keresteler İstanbul’a İzmir’e İskenderiye’ye ve diğer yerlere nakledilmektedir… Bartın halkının başlıca geçimi kerestecilik ve gemi kaptanlığı ve taifeliğidir… Amasra ve Bartın’da ağaçtan yazı takımları, kibrit ve sigara kutuları, kaşıklar yapıldığı gibi, büyüklü küçüklü kayık, sandal, halat, ip benzeri gemi levazımı, tuğla ve kiremit de imal edilir. Zerzene, Gölpazarı ve Amasra adlarında üç büyük orman vardır. Bunlarda kara ve sarı çam, meşe, gürgen, şimşir, boyaağacı, kavak, kayacık boldur. Amasra’ya bağlı Kurucaşile ve Tekkeönü; Bartın’a bağlı Mukataa (Mugada), Kızılkum, Güzelcehisar, İnkumu’nda da birer kereste iskelesi mevcuttur. Buralara, çevre ormanlarından çok miktarda kereste indirilerek yanaşan gemilerle sevk edilir.”

Söz konusu Salname; Amasra, Bartın ve Gürgenpınarı iskelelerine her hafta idare-i Mahsusa vapurlarından birinin yanaştığı; posta, yolcu ve ticaret eşyası getirip götürdüğünü; bu iskelelerden Safranbolu, Daday, Çerkeş, Araç ahalilerinin de yararlandığını açıklar. 1894 yılında Amasra’da, Şevket Bey, Nahiye Müdürü, Hasan Efendi, Naib, ünlü Tahir Bey de (İbiş Ağa’nın oğlu) Belediye Reisi olarak görev yapmaktadırlar. Kamu görevlilerinin sayısı artmış; belediye üyeleri, sandık Emini, Orman Tezkere Muharriri, İdare-i Mahsusa Acentesi, Fener Memuru (Haydudoğlu Mustafa Bey) gibi yeni memurlar atanmıştır. Burada, dikkati çeken asıl kişi, Tahir Bey’dir. 1892-1893’te kurulduğu anlaşılan ilk Amasra Belediyesi’nin başına, Anadolu’nun her tarafında bu makamı, eşraf-ı beldeden nüfuzlu kişilerin elde etmelerine koşut biçimde; ilk başkan sıfatı ile Tahir Bey geçmiştir. Böylece o; Klasik Osmanlı taşrasını temsil eden “ağalık” in, Amasra’daki son siması olmuştur aynı zamanda. Kaledeki garnizonun subay kadrosunda da artış gözlemlenir. Solkolağası Ferhad Ağa, daha uzun zaman Amasra’da kalacaktır. Tabib Yüzbaşı Ömer Besim Efendi, Eczacı Yüzbaşı Kosti Efendi, Yüzbaşı Selim Ağa, Mülazim Abdullah Efendi ve İsmet Efendi ile Cebehaneci Ali Rıza, “ümera ve zabitan” sınıfını oluşturmaktadırlar.

Öte yandan, Amasra’ya bir rüsumat Dairesi yapılmıştır. Oysa Bartın; yeni hükümet konağı, Rüştiye, kargir İbtidai, Telgrafhane, hastane, hızar fabrikaları, değirmenler, gazhane, yeni bir iskele… gibi çok sayıda yatırıma sahne olmuştur ve bin dolayında dükkan, mağaza ve hanla çok canlı bir ticaret hayatı içindedir.

1896’da yayınlanan bir başka Kastamonu Salnamesi (Hicri 1314 Senesi); “Bartın evlerinin genellikle yeni tarzda ve geniş bahçeler bostanlar arasında olduğunu, çevresinin ise yeşil ormanlar ve meralarla kaplı bulunduğunu; geniş cadde ve sokaklarının yüzelli kadar fenerle aydınlatıldığını; belediyesinin yıllık yüzbin kuruş gelir sağladığını… Kasaba halkının ise ticarete çok düşkün, buna karşılık israf ve sefahatten uzak oluşları sebebiyle hayli zengin olduklarını” yazar. Safranbolu, Daday, Araç ve Hamideye (Devrek) ormanlarından kesilip köylülerin arabalarla ve sal bağlamak suretiyle ırmaklardan indirdikleri kereste; birkaç yıldır başlatılan yumurta ihracı (o yıl 8 milyon adet civarındadır) Bartın’ı daha da zenginleştirecek faktörler olarak gösterilmektedir. Filyos, Kızılkum, Mukataa, Boğaz, Tarlaağzı, Amasra, Çakraz, Deliklişile, Göçkün, Çambu, Tekkeönü, Kurucaşile ve Kapısuyu işlek birer iskeledir. Ancak, İdare-i Mahsusa vapurları bunlardan Boğaz, Amasra ve Kurucaşile’ye uğramakta, ötekilerinden yelkenliler vasıtasıyla İstanbul’a ve başka yerlere kereste, odun ve kömür gönderilmektedir. Yalnız, Bartın Irmağı’nın ağzı millerler dolmuş, bu yüzden İdare-i Mahsusa vapurları kasaba iskelesine yanaşamaz olmuştur (Bu iskele nehir ağzından 10 km kadar içeridedir) Ağzın temizlenmesi için İstanbul’dan bir tarak dubası gönderilmiştir. Filyos, Amasra ve Kurucaşile iskelelerinde birer karakolhane açılmış ve üçer zaptiye görevlendirilmiştir. Bartın Kaymakamı Bekir Kami Bey’in çabaları ile iki yıldır yapımı sürdürülen Bartın Hükümet Konağı halk katkısı da sağlanarak tamamlanmak üzeredir.” (Amasra’nın eski Hükümet Konağı’nın da bu sırada yapıldığı söylenebilir.)

19.Yüzyıl; Amasra’nın, ikibin yıldan fazla süren şimşir ihraç limanı özelliğini tamamen yitirip buna karşılık maden kömürü yüklenen bir liman niteliği kazandığı; yine aynı uzun zaman boyunca koruduğu karasal kapalılıktan kurtulup devlet yatırımı ile gerçekleştirilen esaslı bir şose ile Bartın’a bağlandığı; yönetimin ilgisini çekmeye başladığı; eski birçok geleneğin, yaşama düzeninin terk edilmesi sürecine girilmesi sebebiyle de çehresini değiştirdiği bir dönemdir. Bu zaman bir anlamda da son Osmanlı yüzyılıdır.

  

Sponsored Links