17. Yüzyılın Amasra’sı

Amasra Tarihi

17. Yüzyıl
Bu yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin iç ve dış sorunlar karşısında bunaldığı bir dönemdir ve ülkenin her tarafında olduğu gibi Amasra’da da asıl sıkıntı güvensizlikten kaynaklanmaktadır.

1610’da Karadeniz’de bir inceleme gezisine çıkan Julien Bordier kasabanın henüz bir karabasana girmeden önceki durumunu görmüştür. Limanda Türklerden başka Rumların ve Ermenilerinde iş ve ticaret hayatı içinde bulunduklarını kaydederek epeyce bir nüfus barındıran Amasra’nın çok sağlam bir kalesinin olduğunu, kale kapılarının her iki tarafında birer savunma kulesinin yer aldığını, büyük boyutta karo taşlarla örülü kale duvarlarının çok sayıda burç ve kule ile tahkim edildiğini, kalenin eteğinde ise bir hendeğin uzandığını, fakat geçit vermeyecek genişlik ve derinlikteki bu hendeğin yer yer dolduğunu; üç kapısı bulunan ve iki ayrı manzume oluşturan kalelerin uzaktan güzel bir görünüm verdiğini… anlatır. Cenova armaları ile, berzahtaki Antik Çağ ve Bizans kalıntıları konusunda da açıklamalarda bulunan Bordier, Amasra’dan sonra Gidoros’a da uğramıştır.

H. 1026 (M. 1617) yılında Amasra limanı önünde meydana gelen bir deniz kazasıyla ilgili bir iki belge, esir ticaretinin hala sürdürüldüğüne kesin birer delildir. Batan gemi, Hacı Şeydi Ali oğlu Hüsam Reis’e aittir. Kırım’dan esir ve yağ yüklemiş olarak ayrıca ambarında bir miktar da hurda gümüş ve her gemide bulunması doğal diğer eşya, para vesaire olduğu halde Karadeniz’de seyrederken fırtınaya yakalanmış ve Amasra açıklarında batmıştır. Fakat herhalde, olay ya liman içinde vuku bulmuş veya batan gemi, rüzgarın etkisi ve dalgalarla sürüklenerek limana girmiştir. Çünkü, açıkta batması durumunda ele geçmesi mümkün olmayan birçok şeyin kurtarıldığı görülmektedir. İki belge de kazanın tafsilatını vermiyor. Bunlar, batan gemiden çıkarılan mallarla, sahipleri olmayan ve Beytülmal’e kalan öteberi ile ilgilidir.

1. Belge: ‘Defter oldur ki, bundan akdem Amasra limanında gark olan Hacı Şeydi Ali oğlu Hüsam Reis sefinesinden ihraç olunan yağ ve üsera ve sikke-i hasene ve şair esvab ve eşkal kısmının mecmuunu bu fakir ve mübaşir olan kullarıyla ahz ve kabza memur olduğumuz hasebiyle mahall-i memûre gelüb sefine-imezbûreden ihraç olunanları sual etdikde: Bil-fiil nazır ve Beytülmal Emini olan Musa Çavuş-zide kadrehu, beytülmal-i hassa yedimde olan berat-ı Padişahı mucibince şürût-i iltizamına dahildir deyü alub kabz idüb ve şair yağın ve üseranın ashabı malûm olanı, vilayet kadıları ve müfettiş-i emval huzurlarında ashabına ba’de’s-sübût red’etdim deyü cevab verüb yedinde mevcud bulunan gılman ve cevaridan yedi re’s esir ki üçü cariye ve dördü gulam-ı küçükdür. Zimmetimde iken halen Serdar-ı ali-kadr canibinden fahrü’l-a’yan Cebeciler Bölükbaşılarından Ali Beşe yedinden Cebehane mühimmatı içün ok ve yay iştirasına yüzonaltı bin akçe mukataat malinden veresüz deyü bu kullarına hitaben emr-i şerif varid olub edası lazım ve mühim olmağla balada mezkûr olan cevarinin ve gulamın üç re’si sukk-i Sultanide bey’i men-yezid edüb rağbet-i nas munkati’ oldukda beş bin akçeye gulam-ı küçük ve dört bin akçeye bir duhter ki ikisi dokuzbin akçe olur. Bey’edüb meblağ-ı merkumu, mühimmat-ı mezbûrenin bir re’si dahi dörtbin akçeye füruht edüb akçesin şair emvalile Asitane-i Saadete sizinle irsal edesiz deyü cevab verdikdefi’l-vaki cariye-yi mezbûrenin akçesi ve teslim eyledüği sikke-i hasene ve padişahı ve üseradır ki müfredatıyle zikr olunur

Sikke-i Hasene——————————–:200 adet

Padişahani——————————–:2000 adet

Defa Padişahı an baha-i cariye-yi sagire————-:1000 adet

An akçe-i Mosko———————–:513adet

Sim-ı hurda berveçh-i tahmin—————:50 Dirhem (?)

Russiyyul’l-asl oğlan, tahminen onbeşer, onaltışar yaşlarında——–3 Re’s

Cariye, tahminen yirmi yaşında—————1 Re’s

ve iki re’s cariye ve gulam dahi Serdar hazretleri tarafından ok ve yay cem’ine gelen Cebeciler Bölükbaşı Ali Beğe Sefer-i Hümayun mühimmatı içün dokuz bin akçeye füruht edüb mühimmat-ı mezbure içün merkuma teslim olundu. Ve üç re’s esir dahi Divan-ı Hümayun ve Maliye canibinden evamir-i şerife ve nakl-işer’i ile merhum olan Rumeli Beğlerbeğisi tarafından Baltacılar Bölükbaşısı ve Kapucular gelub ba’des-sübût teslim olmağın bu mahale şerh verildi.”

Bu defter; Arapça tumturaklı dilek ve nitelikleri içeren bir imza cümlesi ve mühürle (Türkçe’si şöyle: “Belgenin içeriğini onaylarım. Bunu, Ulu Tanrı’nın yoksul kulu Amasra Kadısı yazdı. Tanrı kusurlarını bağışlasın-Halimden anlayan Yüce Tanrım! Mehmed bin Abdullah’ın güvendiği sensin.” (•) noktalanmıştır. Ayrıca, Bolu Sancağı Beytülmal Nazın Derviş Çavuş da imzasını koymuştur. Kurtarılan mallardan, sahipleri tespit edilenler teslim edilmiş: sahipsiz olanlar ise Beytülmal’e ayrılmıştır. Belgeden anlaşıldığına göre, Beytülmale ayrılan esirler satılarak bedeli, ok yay alımı için İran Cephe Komutanlığına tahsis edilmiştir, kalan esirlerle muhtelif eşya ve para ise özel bir görevli (mübaşir) ile İstanbul’a gönderilmek üzere sayıma tabi tutulmuştur.

2. Belge: Derviş Çavuş tarafından, İstanbul’a götürmesi için mübaşire teslim edilenlerle ilgili bir listedir:

“Defter oldur ki, bundan akdem Gözlava’dan Mahmiyye-yi İstanbul’a gelür iken Amasra limanında helak olan sefinenin gark veya (okunamadı) olmağla Beytü’l-maleait ve raci olanlardır ki Bolu Nazın Musa Çavuş zabt ve kabz edüb bu fakıyr emr-i Padişahı ile vaki olan beytü’l-mali kabza memur olmağın, nazır-ı mezbür elinden alub kabz eyledüğüm nakdiyye ve hasene ve padişahı ve gulam ve cariye ve gayrilerdir ki zikr olunur. Evasıt-t şehr-i Ramazani’l mübarek sene 1026” (11-21 Eylül 1617) Sayılanlar: Altın Hasene sikkesi (200 adet), Gümüş Padişahı (2000 adet), Mosko parası (517 adet), büyük küçük cariye ve gulamlar (köleler) (5 kişi) ile hurda gümüşten (50 dirhem) ibarettir. Hepsinin kıymeti, yaklaşık 70 bin akçe olarak hesaplanmıştır. Bu belge ; Hasene adını taşıyan altın paranın (120 akçe), Şahi veya Padişahi denen, daha çok İran dolaylarında geçerli olan gümüş paranın (4 akçe), 1 Dirhem’in de (7) akçe ettiğini göstermektedir. Kul (erkek köle) ve cariyelerin (kız köle) ise, yaşlarına, fiziki durumlarına göre 5-7 bin Akçe arasında değerleri olduğu anlaşılıyor. Geminin asıl yükünü oluşturan “revgan-ı sade”(sadeyağ) konusunda ise tam bir açıklık yok. Yalnız, 24 tulumunun İstanbul’a gönderildiğine dair bir kayıt bulunmaktadır.(••)

 

(•)Bütün Osmanlı Kadısı ve naibleri bu tür dilekleri kapsayan imza ve mühür terkipleri kullanıyorlardı. Buradaki imzanın aslı: “Ma rukıme fıhi mukarrerun’ındı Nemmakahu’l-fakıyr. ileyhi sübhanühu Mehmed el-muvella bi-Kaza-i Amasra-Afa anhu”dur. Mühürde ise “Ya alimen bi-hali Mehmed bin Abdullah aleyke ittikali” okunur.

 

 (••)iki belgede geçen Osmanlıca deyimlerden bazılarını açıklayalım:

sefine: Gemi

üsera: Esirler

sikke-i Hasene; Hasene altını

esvab ve eşkal; Eşya ve ağırlık

mecmuu: tümü

ahz ve kabz: Teslim almak

mahall-i memüre: Görev yeri

zide-kadrehu: Değeri yüce olsun

Beratı Padişahi: Sultanlık buyruğu

Asıtane-ı saadet: İstanbul

irsal etmek: Ulaştırmak

ashab Sahipler 

müfettiş-ı emval: Mal Müfettişleri

bad’es-sübut: Belirlendikten sonra

gılman ve cevaridan: erkek ve kız köleler

re’s: Baş,kişi, Serdar-ı ali-kadr: Şanı yüce Komutan

canib: taraf, yön

fahrü’l-a’yan: İleri gelenlerin övüncü iştira: almak

emr-i şerif Sultanlık buyruğu

varıd olmak: gelmek

bala: yukarı

sukk-u Sultani: Kapalıçarşı

beyi merıyezid: arttırma ile satış

rağbet-ı nas munkatı olmak: Daha fazla arttıranı kalmamak

duhter: kız

meblağı merkum: Yazılan miktarda para

mühimmat ı mezbure: sözü edilen savaş gereçleri

gulam-ı şahi: Padişah askeri

furuht: Satmak

 Padişahi:gümüş para

baha-ı cariye ı sagire  Yaşı küçük köle kızın bedeli

akçe-ı Mosko: Rus parası 

sim-i hurda: hurda gümüş

Rusiyyü’l ül hasır: Rus asıllı

evamir-i şerife: Sultanlık buyrukları

 

Gemisi batan Hüsam Reis’in ve tayfalarının akıbetlerini bilmiyoruz. Boğuldular veya gemisi batanların sıkıntılarını yaşadılar. Fakat onların bu macerası, Amasra ve Karadeniz için önemli belgeler bıraktı.

IV. Murad’ın (1623-1640) ilk saltanat yıllarında, tıpkı 9.yy’daki gibi; Karadeniz’in kuzeyinden Anadolu kıyılarına ve Amasra’ya saldırılar başladı. Rus Çarlığı’ndan himaye gören Kazaklar, şayka denen küçük fakat süratli gemileriyle Osmanlı kıyı kasabalarını, köylerini vurmaya; yanaştıkları her yeri yakıp yıkmaya koyuldular. Saldırılarını Boğaziçi’ne kadar genişlettiler. Amasra ile birlikte öteki kıyı kalelerine sevk edilen Azab sınıfından Mustahfızan-ı Kal’a askerleri, ancak Kazakların kaleye hücumları durumunda bir görev yapabilirlerdi. Oysa, saldırganlar vur kaç taktiği uygulayarak terör ve talanı tercih etmekteydiler. Receb Paşa’nın komutasında Karadeniz’e açılan Osmanlı Donanması’nın uzun süren çabaları da kesin bir sonuç vermemiştir. Halkın “Rus menhusu” veya “Moskof kafiri” diye adlandırdığı Kazakların 1640’lara kadar Amasra’yı en azından üç beş kez vurduğunu ise Evliya Çelebi yazmaktadır. Bu ünlü gezginimiz 1640’da Amasra’ya uğradığı zaman, halk, baskın korkusu içinde kaleye çekilmiş durumdaydı. Bolu Sancağı’na bağlı bir Voyvodalık (•••) olan burayı, Çelebi bilinen üslûbu ve hayal dünyası ile renklendirerek 

anlatmıştır:

“Bartın’dan onsekiz mil şimale giderek Amasra’ya vardık. Amasra Kal’ası, Kayzer-i Rum’un (Roma-Bizans İmparatorlarının) binasıdır. Evvela Kastamonu hakimi Danişmendlilere(!) sonra Osmanlılara geçmiştir. Bolu Sancağında ve Voyvodalıktır. Kafası Leb-i deryada bir püşte-i ali (yüksek tepe) üzerinde şekli murabbadan tûlani (uzunlamasına dikdörtgen biçimli) metin bir hüsn-ü hasene (güzel eser)’dir. Bu kal’ayı birkaç kere Rus menhusu vurmuşsa da zafer bulamayıp haib ve haşir (emeline erişemeden ve zarara uğrayarak) dönmüştür. Hendeği yoktur. Ama, dizdarı, neferatı, yüzelli akçelik kadısı, Yeniçeri Serdarı vardır. Kal’a içre cami ve mescid dahi vardır. Şair imaret yoktur.Mükellef çarşusu vardır. Sinob Kal’ası, Amasra’nın canib-i şarkiyyesindedir. İkisinin arası karadan beş konaktır. Denizden yüz mildir. Amasra, Karadeniz Ereğli’sinin şark tarafındadır. İkisinin arası karadan dört menzil, deryadan elli mildir. Bu şehrin (Amasra’nın) bağ ve bahçesi, güna-gûn (türlü türlü) meyvesi, mahbub ve mahbubesi (!) (Erkek ve kadın güzelleri) memduh-u alemdir (Dünyaca ünlüdür ve övülür) Şehrin iki tarafında biri şarki diğeri garbi iki azim (büyük) limanları vardır ki sekiz rüzgardan emin, ala yatak limanı hasıdır. Şark tarafındaki limanın sahasında ab ü havası binası latif bir hamam-ı küşası (gönül açan, ferah hamamı) vardır. İskele başında mahzenleri vardır.”

Trabzon Valisi Ketenci Ömer Paşa’nın yanına giderken Amasra’ya uğrayan ve buradan sonraki yolculuğunu gemi ile yapan Evliya Çelebi’nin burası hakkında verdiği bilgiler az ve yetersiz. Fakat kasabanın o günkü askeri, idari ve ekonomik konumuna yine de bazı açıklıklar getirmektedir: Yüzelli Akçelik bir kadının görev yapması, Amasra’nın 17.yy ortalarında “kaza” statüsünde olduğunu göstermektedir. Oysa bir süre sonra buraya küçük nahiye kadıları (naibler) gönderilmeye başlanacaktır Kalede de Dizdar komutasındaki muhafız askerlerinin yanı sıra; bir Yeniçeri Serdarının buyruğunda yerli gençlerden gönüllü askerlerin bulunduğu anlaşılıyor. Şüphe yok ki bu önlemler, sık sık tekrarlanan Rus-Kazak baskınlarıyla ilgiliydi. Sözü edilen Cami ve mescit; kale içindeki kiliseden çevrilme mabetlerdir.

 

(•••)Voyvodalık Osmanlılarda 17.yy’da ortaya çıktı. Eyalet Valileri ve Sancakbeyleri, yönetim bölgelerindeki kazalara kıdemli, güvenilir birini veya kazanın uygun bir ileri gelenini voyvoda atayarak yönetim, askerlik ve vergi işlerinde bunlardan yararlanırlardı.

 

Buna karşılık hiçbir hayır kurumunun bulunmadığına dikkat çekiliyor. Büyük liman tarafındaki gönül açıcı hamam ise, kuyu suyu ile çalıştırılan küçük bir yapıdır. Bu kısa metinde, herhalde en önemli iki husus; Çelebi’nin Amasralıları sevmeye ve sevilmeye layık, güzellikleri her tarafta bilinen insanlar olarak övmesi; koylarının ise birer yatak limanı oluşunu vurgulamasıdır. Seyahatnamesi’nin bir başka yerinde Amasra’da ve Bartın’ın Çayağzı (Bartın Boğazı) mevkiinde kalyonlar yapıldığını da belirten yazara göre, Karadeniz yatak limanları arasında en iyisi Amasra limanıdır. Bilindiği gibi, yelken gemiciliği döneminde, hava şartlarının elvermediği kış ayları boyunca küçük yelkenliler yatak limanlara demirleniyor; Rûz-i kasım (Kasım-Nisan kış dönemi) ölü mevsim olarak geçiriliyordu. Amasralı yelken gemicileri, kendi yatak limanlarında güvenliğe aldıkları teknelerini, kaledeki evlerinden seyrederek ve çubuk içerek tamamen yerel bir takvim izliyorlar; 179 günlük Kasım günlerinde “Seksende kalafat, doksanda donat, yüzde yüz, yüz ellide yaz belli” tekerlemesindeki zamanlamaya göre kalafat, donanım, yüzdürme ve denize açılma işlerini yapıyorlardı. Bu gemici geleneği, muhtemelen İlkçağdan beri süregelmiş, Evliya Çelebi’den sonra da 19.yy’a dek devam etmiştir. Seyahatnamede bahsi geçen “Amasra’nın mükellef çarşısı da herhalde bu yatak liman özelliği ile doğrudan ilgilidir. Büyük küçük her liman şehrindeki gibi, Amasra çarşısı da, gemicilerin tayfaların ihtiyaçlarına cevap verecek, gemi onarım ve bakımları için gerekli öte beriyi pazarlayan dükkanları ile canlı bir manzara yansıtıyordu. Bu çarşıda, iskarmoz, makara, yeyke(dümen kolu), felek (felenk) benzeri ahşap yedek parçalar üreten tezgahlar da vardı. Yine Amasralıların birçoğu da İstanbul’un Fındıklı semtinde yerleşmiş, sanatlarını burada sürdürmekteydiler.

Evliya Çelebi, Amasra’yı Osmanlılar’dan önce Kastamonu hakimi Danişmendliler’in ele geçirdiğini de iddia ediyor. 13. yy Anadolu Beyliklerinden olan Danişmendoğulları’nın Kastamonu ve Amasra ile bir ilgilerinin bulunmadığı tartışmasız bir gerçektir. Bu nedenle, yazarın İsfendiyaroğulları ile Danişmenliler’i karıştırdığı kabul edilebilir. Ancak, Evliya Çelebi’den yaklaşık yüzyıl  sonra Kastamonu-Zonguldak çevrelerini inceleyen Uluslu Hamdi  Efendi, bu konuda

tereddüt uyandıracak bazı açıklamalar yapmıştır: “……(Candaroğlu) Kötürüm Bayezid padişahın

ceddimize ihsan eylediği köyler ve Bolu tarafı egemenlerinden Sarı Sultan’ın bağışı olan köyler ki Sarı Sultan ve Ceme nahiyelerinde onsekiz parça olup Al-i Danişmend’e (Danişmendoğullarına) vakfedilmişti…”Hamdi Efendinin verdiği bu bilgi (Danişmendoğulları’nın bölgeyle olan ilişkilerini düşündürmektedir. Bu müphem bilgi, 14. yy’a dair olaylar arasında adı “Dinos” olarak geçen meçhul Türk Emiri ile birlikte daha çok ilgi uyandırmaktadır.

17. yy’ın Amasra açısından önemi; geçim umudunun denize ve gemiciliğe bağlanması, tehlikenin   (Kazak baskınlarının ve korsanların) yine denizden ve teknelerle yönelmesi olarak özetlenebilir.

  

Sponsored Links